1 Mayıs 2017 Pazartesi

Reis...

Tarih 10 Ağustos 2014,

Ev sahibi giderken seyahate kapının anahtarı kendisinde olsa da yedeğini teslim eder yakınına, dostuna, akrabasına, arkadaşına o da öyle yaparak çıkmıştı kapıdan,

Evin anahtarını çoğaltıp teslim etmişti güvendiklerine,

Evinden uzakta başka bir evde olsa da kendisine ait olan evin hissiyatını hiçbir yerde bulamayacağını biliyordu,

Evinden uzaklaşırken tek endişesi; evinin içinde kurduğu düzenin ve nizamın anahtarı teslim ettikleri tarafından bozulmasıydı,

En güvendiğinde olsa yine insan şüphe ediyor ya geldiğimde bıraktığım gibi bulamazsam diye endişe taşıyor insan,

Sonuçta her ayrıntısında kendi emeği vardı,

Her ayrıntıyı düşünerek tasarlamıştı evini,

Ve, evin içinde farklılıkların ortaklığını oluşturan bir düzen kurmuş,

Herkesin kapısından geçerken misafir olabileceği bir yapı oluşturmuştu,

Kendisini sevmeyen komşularının bile içerideki birlikteliği merak ettiği ve kapısından içeri girmeyi hayal ettiği kadar güzel bir evdi,

Evin içinde farklı kültürlerden, farklı şehirlerden, farklı ırklardan, farklı düşüncelerden insanları buluşturmayı başarmış ve farklılıkların ortak noktasındaki mutluluğa ulaşmayı sağlamıştı.

Neredeyse 3 yıl boyunca evine hiç uğramasa da anahtarı teslim ettiği kişilerden hep sormuş,

Evdekilerin birlikteliğini merak etmiş,

Gittiği yerlerden hep evin içindekilere mesajlar göndermişti.

Özlüyordu,

Mesafe olsun istemiyordu,

Ama bunun için radikal bir değişim gerekiyordu,

Ve, bunun için gün sayıyordu,

Düşünsenize size ait bir ev,

Ama içine girmek imkansız,

Ama evin içindekiler hep sizin bir gün gelecek olmanızı bekliyorlar,

Giderken geride kalanlara verdiği mesaj tekti; bu bir veda değil,

Ben, yeniden geleceğim eve iyi bakın,

Hepsi bu kadar,

Anahtarı teslim ettiklerinden kimisi yeniden geleceğine inanmışken,

Kimisi de nasıl olsa gelmez diyerek evin yeni sahibi benim havasına girmişti,

3 yıl boyunca uzaktan izledi evindeki tabloyu,

Hem kendisinin geleceğine inananları gördü,

Hem evine yerleşerek düzeni değiştirip kendi düzenini kurmaya çalışanları gördü,

Ve, nihayet çok uzun yıllar sürer denilen seyahat bitti,

Evin sahibi geliyor,

Yarın 3 yıl önce bıraktığı emanet ettiği eve ilk adımı atacak,

Eve girerken farklılıkların buluşma noktası mı burası yoksa değil mi sanırım ilk ona bakacak,

Eğer farklılıklar yoksa içeride bunlar nereye gitti diyerek ilk onları davet edecek,

Evin yedek anahtarlarını  teslim ettiği kişilerden belki yedekleri toplayacak belki de kapının göbeğini değiştirecek,

Yedek anahtarı asıl zannedenler bir bir kapıda kalacak,

Ama en nihayetinde evin asıl anahtarının kendisinde olduğunu hissettirecek,

Reis,

Giderken bugüne kadar hiç giden gelmedi denilerek yolculanan,

Nasıl olsa gelmez denilen,

Ama daha giderken hiç kimseyle vedalaşmayan,

Bu bir veda değil diyerek attığı adımlarla uzaklaşan Reis,

Yarın yeniden geliyor,

Giderken kimler vardı,

Geldiğinde kimleri bulacak etrafına bakarken buna belki de ilk bakacak,

Ama en nihayetinde evin içinde olmasa da içinde olan bitenin hep farkında olduğundan yapılan değişiklikleri gördüğünde hiç şaşırmayacak,

Zor,

Gerçekten zor,

Düşünsenize size ait olan evden uzaklaşıp tatile gittiğinizde bile neler yaşıyorsunuz,

Reis ise kurduğu, emeklettiği, yürüttüğü, koşmaya başladığında zorunluluktan uzaklaştığı yuvasına geri dönüyor,

Evet!

Hep vardı,

Aslında hiç gitmedi,

Ama bunun sadece gerçekten ona sadakatle inananlar farkındaydı,

Kimisi de onu unutturmak için çok şey yaptı.

Yarın kaldığı yerden geçiyor evin başına ve AK Parti yine kapısından geçmiş hangi düşünceye mensup olursa olsun herkese kapısı açık olan,

Farklılıkların buluşacağı bir adres olarak yoluna devam edecek,

Şimdi kimisi merak ediyor; acaba yedek anahtarı mı toplatacak yoksa kapının göbeğini mi değiştirecek,

Belki de kapı tamamen değişecek ama en nihayetinde evin sahibi artık evinde olacak herkes bunu bilecek...



22 Nisan 2017 Cumartesi

Kimimiz unutmak oyununu daha iyi oynuyor o kadar...

Değiliz,

Hiç birimiz değiliz,

Ne Leyla,

Ne de Mecnun değiliz,

Ama var bir özelliğimiz,

Anadolu'nun deli dolu özünde olan yüreğine sahibiz,

Unuttuk deriz,

Ama aslında hiçbirimiz unutamayız,

Vardır her birimizin ayrı ayrı geride bıraktıkları,

Unuttuk saydıkları,

Yok sayarız,

Ama aslında hep ne varsa beraberimizde taşırız,

Ne de olsa Anadolu'nun garip deli dolu yüreğine sahip insanlarıyız,

Doğuştan gelir yüreklerimizdeki; aşk,

Sonradan kazanmadığımızdan belki de unutmak duygusu yoktur bizde,

Ama yüreklerimizdeki zenginlik o kadar geniştir ki unutmuş gibi de yaşamayı beceririz işte,

Hepimiz birbirimizin farkındayızdır aslında,

Unutmuş gibi yaptığımızın bilincindeyizdir ama belli etmeyiz hiçbirimiz birbirimize,

Bir diğerinin unutamamışlığını vurmayız yüzüne,

Vuramayız,

Ama farkındayızdır işte kendimizin unutamadıkları olduğu gibi diğerininde olduğunun,

Baş başa kaldığımızda kendimizle ne varsa unutamadığımız bize dair toplarız etrafımıza,

Başlarız kendimizle sohbet eder gibi sohbet etmeye,

Ne zaman bir başkası gelse alanın içine topladıklarımızdan bir bir uzaklaşır sonra usulca hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başlarız,

Çoğu zaman en büyük özelliğidir deriz insanın; unutmak,

Ama aslında unutmak değil unutur gibi yapmaktır özelliğimiz,

Sığınırız işte unutmak kelimesinin derinliğine hepsi o kadar,

Yoksa mümkün mü yaşamak soluk almak...

Gece çöktüğünde, karanlığa teslim olduğumuzda başlarız unutamadıklarımızla buluşmaya,

Yok öyle toprağa teslim ettiklerimizi, geride bıraktıklarımızı unuttum diyerek kurtulmak yok,

Farkındayız işte hepimiz birbirimizin,

Farkındayız unutamadıklarımızın,

Ama işte hep birlikte oynuyoruz unutma oyununu bu yüzden hiçbirimiz bir diğerine belli etmiyoruz hepsi bu,

Fazlası yok,

Değiliz,

Hiçbirimiz unutma özelliğine sahip değiliz,

Kimimiz bu oyunu daha iyi oynuyor,

Kimimiz ise eline yüzüne bulaştırıp beceremiyor...

Zekeria hep şükür ile...

Zekeria,

Halepli göğsünde, karnında 4 kurşun yarası olan mavi gözlü 7 aylık bir bebeğin yani devin babası,

Mezopotamya'nın derinliklerinde, tarihin, eskinin içinde yolculuk yaparken bir avluda karşılaştık,

Bu Suriyeliler neden bu kadar geliyorlar sorusunu anlamaya çalışırken cevabı bir insanın bedeninde gördüğüm 4 kurşun yarasında buldum,

Önce İŞİD'e sonra muhaliflere esir düşmüş 9 ay boyunca zevcesiyle birlikte ve esarette doğmuş mavi gözlü bebek,

Günlük kazancı 30 lira, aylık 900 lira bu parayla hem kira ödüyor, hem bebeği doyuruyor, hem de kendileri doyuyor,

Geçimi nasıl sağlıyorsun diye sordum;

Nasıl mı? Şükür ediyoruz şükür geçim oluyor diye karşılık verdi.

Şükür ve günlük 30 lira kazançla 3 kişilik bir aile ve vücudun farklı yerlerinde 4 kurşun yarası,

Avlunun içinde çalışıyor Zekeria,

Gözümü bir an bile ayıramıyorum üzerinden yaşadıklarını düşünüyorum, 

Zevcenle canavar bir örgütün elinde 9 ay boyunca esir kalacaksın ve sonrasında bulduğun bir fırsat ile yaşama tutunduğun 4 kurşun yarasıyla Türkiye'ye gelip yaşama tutunacaksın. 

Türkiye, biz gerçekten farkında değiliz ama içimizde gezen o Suriyeliler var ya her biri büyük bir umut olarak geldikleri ülkemizin büyüklüğünün gölgesinde kaybettikleri tebessümü gözlerinde yeniden yakalamışlar.

Kızıyorum,

Kızıyoruz,

Ve, biz kızıyoruz,

Bunlar nereden geldi diyoruz ya gerçekten çok büyük bir yanlış yapıyoruz,

Suriyeli Zekeria sen iyiki geldin ve iyiki gelebileceğin bir Türkiye var,

Sabah 9.00'da başlıyor mesaisi,

Akşam 9.00'a kadar devam ediyor tam 12 saat çalışıyor her gün,

Günün sonunda 30 lira geçiyor eline,

Ve, 30 lira + şükür ile geçiniyor,

Sanırım o 30 lira değil ama ettiği şükür bizi de ayakta tutuyor,

Bu kadar hainliğe karşı öylesine ayakta durmuyor bu coğrafya,

Vücudunun 4 ayrı yerinde kurşun yaralarıyla aylarca yedi başlı cani ejderhaların elinde kalmış Zekeria'ların şükür ile doyurdukları karınlarından bir kısmıda adeta bir muhafaza olmuş etrafımızda farkında değiliz,

Akşam oldu saat 9.00'u buldu Zekeria aldığı 30 lira ile resimlerini bana gösterdiği mavi gözlü bebeğin o koca yüreğin yanına doğru yol alırken ben arkasından sadece öylece bakakaldım. 

Attığı her adımı izledim,

Taşlara basarken yankılanan ayak seslerinde bir neşe vardı,

Ve, o neşenin kaynağı ben, sen, o yani Anadolu'nun gerçek sahipleriydik,

Kendimizle ne kadar gurur duysak az,

Hiçbir şey yapmamış olanımızın bile bu gururdan inanın nasibi var. 

Anadolu'da hikayeler toplayan yolculuğum devam edecek,

Ve, attığım adımlarda Zekeria ve vücudundaki 4 kurşun yarası ile ettiği şükür bana eşlik edecek,

Yolun açık olsun Zekeria,

Sabah geldiğinde muhtemelen ben burada olmayacağım ama hikayeni kendimle birlikte her yere taşıyacağım,

Hani o ettiğin şükür var ya işte onu Anadolu'nun içinde gezinirken hatırlayıp hatırlayıp tebessüm edeceğim,

Mavi gözlü gülümseyen bebekle o şimdiden deve dönüşmüş yürekle yolun açık olsun...

Nasıl mı?

Hep şükür ile...


9 Nisan 2017 Pazar

Evetimiz Hayırımız...

Evetimiz Hayırımız!

80 Milyon insan,

Ortak kaderimiz yaşadığımız coğrafyamız,

1920'li yıllarda ortak kaderimiz olan coğrafyamızın sınırlarının oluşması için mücadele eden insanlar bugün hayatta değiller,

Ben,

Sen,

O, 

Yani onların torunları olarak bizler varız hayatta,

Ortak kaderimiz olan coğrafyada bize bırakılan mirası yaşıyoruz,

Kimimiz Türk,

Kimimiz Kürt,

Kimimiz Laz,

Kimimiz Arap,

Kimimiz Zaza,

Her birimiz kendimizi farklı şekillerde tanımlayarak koca bir asırdır bu coğrafyada bize bırakılan mirasın etrafında yaşıyoruz,

Çok şey yaşadık,

Çok fazla acıyı geride bıraktık,

Çok zorlu günlerimiz oldu,

Ama hiçbir zorluk bize bu mirası bırakmak için mücadele edenlerin mücadelesi kadar zorlu ve ağır değildi,

1927'de ilk nüfus sayımında bu coğrafyada sadece 13 Milyon kişi yaşarken,

Bugün o 13 Milyon 80 Milyon...

Bizim Evetimiz bizim Hayırımız,

Geride kalan koca asrı darbelerle,

İçimizdeki iktidar hırsı olanların birbirleriyle olan mücadelesiyle,

Kendi iktidarını oluşturmak isteyenlerin ayrıştırmalarıyla geçirdik,

Hani dünyanın gelişmiş ülkeleri diyoruz ya;

İşte o ülkeler gelişirken biz birbirimizle uğraştık,

Gündemimize gelişmeyi, üretimi, kalkınmayı almadık,

Mesele benim iktidarım mı senin iktidarın mı oldu,

Bu yüzden sayımız 80 milyona ulaştı ama biz kaybettik...

Cumhuriyeti güncellemekten korktuk,

Bize güncellemeyi,

Güncellenmeyi korku unsuru olarak sunanların hep etkisinde kaldık,

Önce korkuttular,

Bizim, bizden öncekilerin seslerini kıstılar,

Sonra sesimizin kısıldığı gece yarılarında kendi iktidarlarını kurdular,

Kaybeden dünyanın gerisinde kalan hep biz olduk.

Hani İPhone 7 kullanan ama içindeki yazılımı Nokia 3310'da kullanılan yazılım olan bir ülke gibi kalmamızın korkusunu verdiler bize,

Bu yüzden yaşadık darbeleri,

Bugün hayatta olan bizler çoğunlukla 80 darbesinin çocuklarıyız,

Hani annemizin,

Babamızın bilinçaltındaki o korku dolu günlerin çocukları,

Hani bize anlatıp ürkütmek istemedikleri dönemlerin çocukları,

Ben, sen, o hepimiz farklılıklarımızla ortak bir mirasın çocuklarıyız,

Bize yaşadığımız coğrafyayı miras bırakanlar farklılıklarının gücünü birleştirdikleri için bugün bu coğrafya bizim,

Öyle ayrıştırmaya benim diyenlere bakmayın,

Buralar hep biz anadolunun köylerinde yaşayan insanların ortak mirası,

Kimsenin kimseden üstün olduğu yok,

Bugün benim iktidarım diyenler,

Geçmiştekilerin yaşadıklarını yaşamaya mahkumlar,

Bir başkası gelir benim iktidarım der ve bugünün benim iktidarım diyenlerinden intikam alma arzusundan başka bir duygu taşımaksızın benim babamın, senin babanın, onun babasının yaşadığı o korkunç psikolojiyi yaşatmaya devam eder.

Kusura bakma!

Ne benim iktidarım,

Ne de senin iktidarın,

Biz 80 milyona bizim iktidarımız gerek bizim...

13 Milyonken 80 Milyon olduk,

Senin benim diye hep ayrıştırıldık,

Hep birilerinin iktidarının mücadelesinin arasında yorulduk,

Yıprandık,

Ve, kaybettik.

Benim Evetim,

Benim Hayırım,

Eveti diyende Hayırı diyende 80 Milyonun içinden,

Bizden olanlar,

Bize bırakılan coğrafyadan başka gidecek coğrafyası olmayan insanlar,

16 Nisan akşamı sonuç; Evet'de olsa Hayır'da olsa bizler yine bu coğrafyadaki mirasımızın etrafında kenetlenmekten başka çaresi olmayan insanlarız.

Korkuyu bir kenara bırakmak lazım,

Anayasalar çağın gereklerine,

Ülkenin ihtiyaçlarına,

Toplumun beklentilerine göre güncellenmesi gereken kanunlardan oluşur,

Değiştirmekten korkmamak gerek,

Dünyanın gelişmiş ülkeleri neden gelişmiş diye sormak gerek,

Gelişmiş olmak bir tesadüf değil,

O ülkeler; günceli güncel olanı yakaladıkları için gelişmiş diyoruz,

Bizimde kendimizi güncellememiz gerek,

Güncelleme yaptıkça bize bırakılan ortak miras güçlenecek yoksa kısır bir döngüde iktidar mücadelesi verenlerin arasında hep kaybeden mirasın asıl sahibi Anadolu köylerinin insanları olarak bizler olacağız,

Evet diyende Hayır diyende benim yani sensin,

Gel!

Değişimden artık korkmayalım,

Değişimi başlatıp bizim olanı güçlendirelim,

Sonucunu beğenmediğimiz takdir de değiştirmek yine bizim elimizde,

Bizler anadolunun gerçek sahipleriyiz,

Birileri istiyor diye değil,

Kendimiz için,

Değişimin gerekliliğinin zaruri olduğu bir dünyada yaşadığımız için #EVET diyelim,

Sonuç mu;

İnan ben değişimin sonuçlarından korkmuyorum,

Korkum değişimin gelmemesi, hep yerimizde saymak ve değişimin gelmesini korku salarak engellemeye çalışanların yine başarılı olmasından...

Biz, ortak bir mirasın sahipleriyiz,

80 Milyon farklılıklarımızı zenginlik görerek birlikte yaşamaya mecburuz,

O vakit hem mecbur olduğumuz hayatı daha iyi yaşamak için bu kısır döngüden kurtulalım,

Hemde bizden sonrakilere değişimin ve güncellenmenin iyi bir şey olduğunu miras olarak bırakalım,

Yoksa elimizde iPhone 7 içinde 3310 yazılımı uzaydan 39.000 metreden atlayan Felix ve onun rekorunu 41.000 metreden atlayarak kıran Alan Eustece'ye bakarak halla halla olur mu böyle bir şey demeye devam edeceğiz...

Düşüncelerim işte...

Ahmet K.

23 Mart 2017 Perşembe

Evlerimiz Hikayesiz İnsanlar Öksüz...

Evlerimiz hikayesiz insanlar öksüz

Ev; alıştık bir defa yüksek katlı evlerde oturmaya,

Kalmadı artık evlerimizin bir hikayesi,

Ya kiralıyoruz ya satın alıyoruz ama hep anahtarı takıp içeri giriyoruz.

Ve, birinden diğerine geçerken hiç zorlanmıyoruz.

Ev, eskinin evleri ve eskinin insanları hikayeleriyle koymuşlar taşları üst üstü,

Her bir taşın,

Taşların arasına konulan harcın hep bir hikayesi var anadolunun köylerinde,

Kalmadı etrafımızda, bir tek köylerimizde var oralarda da zaten biz yokuz,

Hep uzağız,

Belki de bu yüzden insanlar bu kadar öksüz,

Belki de bu yüzden evler hep buz gibi,

İnsanlar ise ruhsuz...

Deştiğinde bir ev önünde oturuyor 76 yaşında Fatma teyze, 

Sırtını dayamış hikayelerine, bakıyor gelene geçene,

Önce uzaktan izledim,

Sonra yanına yaklaşıp oturdum taşın üstüne,

Konyalının değişiyle "ne düşünün teyzem?" dedim.

"Gelene geçene bakınır dururum." diye karşılık verdi. 

Hikayesini anlattı sırtını dayadığı evin,

Kalmadı kalmadı kimseler kalmadı buralarda, eskiden böyle miydi? dedi.

Eskinin evlerinin de insanlarının da bir derinliği var.

Ve, eskinin insanları bizim yaşadığımız kentlerin yoğunluğunun içinde yoklar,

Bizim o hareketli yaşamlarımızın içinden kaçıp çoğu zaman evlerine kapanıyorlar,

Bir tek köylerde hala sokaklarda gezinenler var.

Bizim yaşamımızı tükettiğimiz Facebook, Twitter, Instagram ve diğer sosyal medya araçlarının hiçbirinde onlar yoklar,

Bilmiyor,

Ve, en önemlisi bilmek dahi istemiyorlar,

Çünkü gerçek yaşamın içinden o dünyaya girdiklerinde hikayelerinden kopacaklarının farkındalar. 

Bir etrafınıza bakın hiç kaldı mı hikayesi olan insanlar,

Görüyor musunuz yaşamın içinde?

Yoklar!

Bizi terk ediyorlar,

Ve, kendi dünyalarına çekilip ölüm gelinceye kadar mutlu olmaya çalışıyorlar.

Rahmetli Babaannem One,

Hep köye gideceğim, köye gideceğim derdi,

Bugün daha iyi anlıyorum One'yi,

Bizim dünyamızda hiç hikayesi yoktu ki,

Bütün hikayeleri şimdi tepesinde yattığı Boran köyündeydi.

Ve, bir başka köşede 104 yaşında Abdullah dede,

Sırtını dayamış köy meydanında güneşe,

Dersin ki daha 25'inde zıpkın bir delikanlı,

Hayat dolu,

Gözleri tebessüm dolu,

Eversene beni diyor Hocama,

Düşünsene 104 yaşındasın 25'lik delikanlı gibi evlilik istiyorsun,

Bunu da heyecanla dile getiriyorsun,

Yaklaştım yanına öptüm yanağından sendeki bu enerji hepimize lazım diye fısıldadım kulağına bastı kahkahayı.

Eskinin evleri de insanları da hayat dolu,

Benzemiyorlar hiçbirimize,

Bizim gibi kölesi değiller çağın,

Ne ellerinde telefon,

Ne evlerinde internet,

Tıpkı ilk günkü gibi yaşıyorlar hayatı,

Benim senin gibi hızlı git gelleri yok hiçbirinin,

Her birinin derin hissiyatları,

Ve, hiç unutamadıkları bir geçmişleri var.

Peki ya bizim?

Kentlerin yoğunluğunun içinde hikaye toplayamıyor,

Günlük hayata yetişmeye çalışıyoruz,

Ve, her şeyi unutuyoruz,

Çok hızlı değişip, değiştirip, vazgeçebiliyoruz,

Bu yüzden mutluluk hep uzak,

Hem evlerimiz öksüz hem bizler,

Mutlu olmak istiyorsan hikayeleri olanları bulacaksın,

Ve, nerede oldukları,

Kim oldukları önemli değil,

Eskinin hepsi bizim ortak mirasımız ve o eskinin içinde yaşayamasakta, soluk almak lazım. 

Bir yerlerde bulup eskinin hikayesi olan evlerini, insanlarını gölgesinde oturup nefes almak lazım,

O vakit yaşam daha anlamlı bir hal alıyor...

22 Mart 2017 Çarşamba

Yakup...

Yakup!

Tanımazsınız onu hiçbiriniz,

Etrafınızda Yakup'a, Yakup'un samimiyetine sahip eminim sizinde isimler vardır.

Down sendromlu,

Bizim yaşadığımız dünyanın içindeler, tek fark var onlar bizim baktığımız gibi bakmıyorlar hayata. 

Biz, bazen tebessüm ediyoruz onlar ise tebessümü hiç eksiltmiyorlar.

Biz, kalbimizde iyiliği kötülüğü bir arada barındırırken onlar sadece iyiliği yüreklerinde barındırıyorlar.

Kötülük nedir bilmezler.

Benim senin içimizde doğrulukta var, yalanda,

Ama Yakup'un içinde doğruluktan başkası Yok.

Benim, senin içimizde sevgi de var nefret de, 

Ama Yakup'un içinde sevgiden ötesi yok. 

Benim, senin içimizde olan kötülüğe dair olanların hiçbiri yok Yakup'ta.

Yakup,

Tam kalkarken kenara çağırdı beni kulağıma elini kapatarak kimsenin duymayacağı şekilde fısıldadı; "beni sev, seni sevdim" dedi.

Sarıldım o an haydi fotoğraf çektirelim dedim.

Baktık birlikte ekrana,

Zordur eminim down sendromlu bir çocuğu olması ailenin,

İlk karşılaştığım down sendromlu isim değil Yakup!

Günlük hayatın içinde hep bir yerlerde karşılaşıyoruz Yakuplarla,

Hepimizin var karşılaştığı Yakuplar,

Çoğu zaman farkına varmıyoruz,

Ama yaratıcının hepimize ortak mesajı onlar,

Belki her evde yoklar,

Ama hepimizin ortak noktası olarak bizlerle birlikte hayatın içinde soluk alıyorlar,

Yaratıcı; iyiliği, samimiyeti, doğruluğu, saflığı hatırlatıyor bize Yakuplarla,

Çoğu zaman görmüyoruz,

Ama görmediğimiz için zaten Franz Kafka'nın Değişim/Dönüşüm kitabında anlattığı Hamam Böceklerine dönüşen insanların sayısı artıyor aramızda.

Farkında olmadan o dönüşümü yaşamamak için çünkü çoğu zaman o kadar çok kapılıyoruz ki farkına varmıyoruz Hamam Böceğine dönüşümün etrafımızdaki uyarıcıları görmek lazım. 

Ben, bugün en son 2 yıl önce karşılaştığım Yakup'la yeniden karşılaştım,

Saatlerce yanından ayrılmak istemediğim bir karakter Yakup benim için,

Gözlerindeki yedi başlı masal ejderhalarını yenmiş kahramanlığı gördüm,

Her biri ayrı bir kahraman, tüm kötülükleri yenmiş isimler ve isimlerin içindeki saflığı, samimiyeti yakalamak için mücadele ediyoruz hepsi o kadar,

Ben,

Sen, 

Ortak bir mücadele veriyoruz bu yaşamda ne için Yakup'un ulaştığı samimiyete ulaşmak için hepsi bu.

Arabaya bindik,

Ve, Yakup el sallayan bakışlarıyla geride kaldı,

Ama biz yol gittikçe bize eşlik etmeye ve samimiyetiyle tebessüm ettirmeye devam edecek,

Dün dünya down sendromlular günüydü ama onlar bugünde hayatın içinde ve bizlerle, farkına varmadıklarımızın farkına varmamızı sağlamaya, görmediklerimizi göstermeye, unuttuklarımızı hatırlatmaya devam ediyorlar,

Yakup işte...