17 Haziran 2018 Pazar

Müslüman Ülkelerin Vicdanı Olmak...

Yol gider,

Sonra sen gidersin,

Yol gittikçe sen gitmeye devam edersin,

Yol bitti gibi görünür sonra başlar yeniden ve tekrar kaldığın yerden devam edersin,

Tunus,

Hala Sahra’da bir kum tanesi gibi hissediyorum...

Tunus’ta Türkiyeli olmak,

Fas’ta durum ne ise burada da aynı,

8 gün kaldım Tunus’ta ve ülkeyi kim yönetiyor derseniz inanın bilmiyorum,

Havalimanına iner inmez polislere Türkiye’den geliyoruz dediğimiz de ilk sözler Erdoğan oldu,

Sonra araba kiralamaya gittik Erdoğan, Erdoğan söylemleri,

Ev kiraladık ev sahibinin ilk söylemi Erdoğan,

Şehirler arası gezerken her şehirde insanların Erdoğan, Erdoğan demesi,

Sonra yüzlerce kilometreyi geride bırakmak,

Neredeyse varmak Sahra çölüne,

Benzin bitince girmek benzinliğe “Eid Mubarek” demek ve pompacı amcanın Türkiye’den geldiğimizi öğrendiğinde Erdoğan Allahu Ekber, Erdoğan Allahu Ekber demesi,

İster şehir merkezinde,

İster kırsalda,

İsterse Sahra’da olan Tunus’ta herkes Türkiye deyince Erdoğan diyor,

Hani televizyonlardan buralara geldiğinde görüyoruz ya binlerce insan sokakta bazen insan bir kurgu mu bu diye düşünüyor,

Öyle değil,

Tanımayan, sevmeyen hiç kimse yok,

Ve, Arap baharının Tunus’taki temelinde kendi ülkeleri için bir Erdoğan arayışı var. 

Türkiye’de bugün ikinci tur diyoruz ya inanın insanlar buradan baktığınızda birimde turda bitirmişler seçimi,

Mesele seçilmek mi yoksa Suruç’ta 4 canın gitmesi mi?

Değişimi hepimiz istiyoruz çünkü dünyanın gelişmiş ülkeleri hızla ilerlerken biz geriden ağır adımlarla ilerliyoruz,

Hızımızı arttırmamız,

Dinamik ve genç nüfusu üretime ve değişim sürecine dahil etmemiz gerekiyor,

Seçimden önceki söylemimi bugün yine söylüyorum bugün hala Türkiye’de AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bir alternatifi yok,

Tartışılan sadece olasılıklar,

Bugün hala alternatifinin olmaması büyük bir fırsat bizim için,

Madem öyle o vakit işte toplumun tüm kesimlerini ayrıştırmadan birleştirme sürecini başlatmak gerekiyor,

İşin mayasına hani ilk gün yol arkadaşlarıyla başlattığı gibi güçlü bir Türkiye hayali ile devam etmemiz gerekiyor,

Türkiye 80 milyonun ortak coğrafyası ve hiçbir kesimi ayrıştırmayan, bütünleştiren, eşitlikçi hak ve adaleti güçlendiren siyaset her zaman kazanır,

Bugün Tunus’tan bakınca çok net bir şekilde şunu diyebiliyorum;

Bize ait olmayan bir coğrafyada ki Fransız sömürgesi, insanların arasında ülkemin nerede olduğunu bile bilmeden ülkemin liderini bilen insanların olması gurur verici,

Çoğu yerde kazık yememe nedenimiz gezerken neydi biliyor musunuz Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’den gelmek,

Erdoğan müslüman insanların yaşadığı coğrafyada toplumsal vicdan olarak kabul edilmiş,

Bugün hangi düşüncede olursanız öylece oturduğunuz yerden salt siyasete bakmayın,

Siyaset keşke bu kadar hayatımızın odağında olmasa ama maalesef gündemimizi siyaset belirliyor,

Türkiye olarak toplumsal olarak dünyadaki kabul edilirliğimizi arttırmak ve gerçekten gelişmiş ülkelerle rekabet ortak buluşma noktamız olursa belki biraz daha hepimiz mutlu oluruz,

Yoksa sığ bir dünyanın içine birbirimizi sürüklemekten öteye geçemeyeceğiz,

Ben,

Sen,

O,

Yani biz olarak farklılıklarımızla bir hayal koysak ortaya,

Siyaseti atsak geri plana,

Alsak gündemimize birlikteliği,

Üretimi,

Hani samimiyeti,

Geçmişten bize miras olan değerlerimizi hatırlasak yine ve yürüsek birlikte...

Belki o vakit işte çöldeki bir kum tanesinin huzur ve mutluluğu sarar hepimizi,

Farklı ülkelerden farklı farklı izlenimler hep edinmeye çalıştım ama 57. gittiğim ülke olan Tunus’tan 24 Haziran seçimlerine bakınca insan gururlanıyor,

Bu ortak gururu arttırmak hepimizin ortak sorumluluğu,

Çünkü Türkiye kişilerin değil 80 milyonun ülkesi ve bize ait ülkenin müslüman alemindeki vicdani boyutunu görünce insan hissediyor o gururu,

Şimdi önce kendi içimizde,

Daha sonra dışımızdaki dünya içinde daha fazla vicdan olabilmek için 24 Haziran seçimleri önemli...

Uçaktan hızla yazabildiklerim bu kadar hikayelerimizle ve hikayelerimizi gittiğimiz yerlerde anlatmak için bizim yolculuk vaktimiz...


İstikamet —> Türkiye ❤️

15 Haziran 2018 Cuma

Çölde bir kum tanesi olmak...

Denizi ve maviyi geride bırakmak,

Kızıla kızıla doğru kum tanelerine uzanmak,

Esen rüzgarın yerini keskin bir sıcağın alması ve uzanmak kızılın içindeki kum tanelerine,

Tunus, sabahın erken saatlerinde sırt çantasını yeniden takmak ve bu sefer Cezayir’e Sahra’ya kadar durmak yok demek,

Yaklaşık 500 km dar yollarda gittikten sonra varmak Tuzer’e, Cezayir’e,

Zorlu bir yolculuk gibi görünse de aslında yol gittikçe anlamlanıyor,

Tuzer’e vardıktan sonra bizim arabayı bıraktık,

Çünkü artık yol arkadaşımız Muhammed ile buluşma vaktiydi,

Sahra’da sörf yapan jeeplerin arasından sıyrılarak 40 km sonra daldık Sahra çölüne,

Sahra çölünde seyahat adeta lunaparkta çocuk olmak gibi bir şey,

Bulduğu her tepeye kendini vuran Muhammed gibi kafası kırık birini bulmak sanırım en büyük şansımızdı,

Geçen yıl Fas tarafından gelmiştik Cezayir sınırına kadar Merzouga çölüne bu yıl Tunus’tan,

Sahra’da kalmalıyım diyorsanız tabiki Fas en doğru tercih,

Ama gidip gün batımını izleyip gelmeliyim diyorsanız tercih Tunus olmalı,

Ülkenin başından sonuna kadar bana eşlik eden Muhammed Buazizi’nin düşünceleriyle birlikte varmak develere,

İlk bakışta biraz ürkütse de develerle çölde seyahat etmek,

Gün batımına doğru ilerlemek,

Ve, güneş sağ tarafında batmaya başlarken varmak Sahra’nın gün batımını izleyeceğin tepesine,

Kum tanelerinin üzerine bırakmak kendini ve yürümek öylece tanelerin üzerinde,

Esen çöl rüzgarları ile birlikte sürekli yer değiştiren kum tanelerinin bıraktığın izleri bir bir kaybetmesi,

Her gelenin kendisinden bir gün öncesinde kimlerin hikaye bıraktığını bilmediği bir coğrafya Sahra,

Her gün yenileniyor hikayeler,

Ve, binlerce kilometre öteden insanlar gelerek hikayelerine hikaye katarak geri gidiyorlar,

Bugün ise bizim hikaye bırakma günümüzde,

Çöldeki kum tanelerine hikayemizi bıraktıktan sonra efsanevi Star Wars filminin zamanın çekildiği bugün ise turistik bir stüdyo olan alana doğru ilerledik,

İlerledikçe filmin kahramanları,

Sahneleri,

Karakterleri bir bir eşlik etmeye başlıyor insana,

Adeta filmden parçalar arıyor gibi gidiyorsun,

Vardığında eşsiz bir hikaye çekiyor içine seni,

Çölde bir kum tanesi olmak,

Çölde bir damla su bekleyen bir tane olmak,

Serap görmek,

Ama vardığında su yerine sadece kum tanesi görmek,

Kaybolmamak,

Kaybetmemek gerek kendini,

Özünde hepimiz birer kum tanesi değil miyiz çöldeki,

Kaybettiğimizde kendimizi başlıyoruz görmeye serapları,

Özünde şaşmadan sürdürmek gerek hikayeyi,

Sonra güneş bir anda terk edince çöldeki kum tanelerini derin bir sessizlik alıyor etrafı,

Ve, sadece esen rüzgarın verdiği serinlik,

Ayakların kumlara doğru batarken kalmak istiyorsun saatlerce ama sesleniyor arkadan Muhammed,

Haydi Haydi,

Yallah Yallah,

Bu gitme vakti demek bizim için artık çöldeki taneleri bırakmak ve tam da başladığımız yere doğru yüzlerce kilometre yeniden gitmek demek,

Dönüş yolunda hikayelere devam edeceğiz,

Aslında bugün yazmak istediğim şey biraz ülke siyasetiydi ama o kadar çok içine girmişim ki  çöldeki kum tanesinin,

Tek bir tane de kayboldum,

Sanırım siyasetin bizi darlaştıran ve sığlaştıran dünyasına girmek istemedim,

Özgürleşmek bazen çölde bir kum tanesi olmak,

Bugün çölde bir kum tanesi olmak,

Yarın kim bilir ne olmak özünde hikaye toplamak amaç...

Hayırlı bayramlar...




14 Haziran 2018 Perşembe

73 yaşında bir dede ve tarihin içinden gelen yolculuk...

73 yaşında bir dede,

İlginç olan yaşı mı yoksa yaşına rağmen içindeki enerji mi?

Bembeyaz saçları, 

Kısa boyu,

Yüzündeki tebessümü,

Etrafındaki binlerce insana karşı etrafa yaydığı devrimin yasemin kokusu...

Bir anda hikayesinin bir parçası olma arzum,

Denizden esen yele teslim olur gibi ritme teslim oluşum,

Nedir normal olanı?

Kendin olmak mı yoksa gittiğin yerlerdeki rüzgara teslim olmak mı?

Ya da dünyanın içindeki esen farklı rüzgarları yakalamak mı?

Tek bir rüzgar varmış gibi yaşıyoruz ama dünyanın içinde o kadar farklı rüzgarlar esiyor ki,

Kendimizin dışındaki tüm rüzgarlara karşı cesaretimizi kaybediyoruz,

Hani Babamın kitaplığında ilk defa elime aldığım Richard Bach’in Martı kitabındaki Martı Jonathan’ın hikayesinde olduğu gibi yaşamların içine mahkum olmuş bir halimiz var,

Halbuki bunu seçen bizleriz,

Seçimlerimizin sonucundaki süreci yaşıyoruz,

Biraz cesaret,

Biraz merak arzusu,

Biraz kendin olmak Jonathan’ın değişim sürecini getiriyor sana doğru,

Tunis, Sudi Buse, La Marca, Kartaca’dan sonra bir diğer durağımız Hammamet şehrinde olmak,

Fransız etkisi Fas gibi burayı da ikiye bölüyor,

Şehirler iki ayrı parça bir tarafta 100 yıl öncesindeki bir dünyaya giriyorsun Medina’larda,

Dar sokaklar,

Küçük dükkanlar,

Her birinde doğal yaşamın parçaları,

Diğer tarafta ise modern bir dünya,

Keskin bir geçiş var yaşamlar arasında,

Gizem ise şehirlerin arka sokaklarındaki kayboluşlarda saklı,

Hikayeleri var sokakların,

Ve, hikayeleri var sokaklarda gezen insanların,

Şehirler değişse de soruyorum karşılaştığım her insana Muhammed Buazizi ismini,

Unutmuş kimisi,

Hatırlamayanlar bile var,

Peki o yangın neyi değiştirdi diye bir arayış benimkisi,

Sonra mecburen sende etrafındakilerin aldığı afyon dünyanın afyon ruhuna teslim oluyorsun,

73 yaşında bir dede,

Tarihin içinden gelen bir hafıza,

Yasemin kokusunu yayarken etrafa,

Seni de ellerinden tutarak çekiyor kokunun içine,

Ve, müziğin ritmine,

Ayakların ayak uyduruyor bir anda kalabalığın içinde de olsan ritme,

Sonra hafiften bir yel esiyor denizden,

Yasemin kokusunu alıp götürüyor adeta akdenizden dünyanın her yerine,

73 yaşında bir dede yayarken müziğin ritmiyle kokuyu aslında hatırlatıyor etraftakilerin her birine Muhammed Buazizi’yi,

Ve, eşlik ettiğin ritim aslında ortak mücadelesi geleceğimizin,

Sonra kesilince müziğin sesi,

Dağılıyor insanlar bir bir uzaklaşıyorlar evlerine doğru,

Gizemiyle kaybolan dede,

Ve, gecenin sessizliğinde başlayarak güneş kendini gösterinceye kadar sadece düşünüyorsun,

Sana eşlik eden yasemin kokusu ve yüreğinde oluşturduğu ortak insanlık adına gelecek umudu,

Bizler ortak bir geleceğin çocuklarıyız,

Ve, bizden sonrasına ortak bir gelecek bırakmak için mücadele etmek zorundayız,

Mesele gerçekten kişiler mi yoksa kişilerden öte ortak geleceğimiz mi?

Hiçbirimiz ait olmayan ama aslında hepimize ait olan bir dünyanın çocuklarıyız bizler,

73 yaşındaki dede sadece bir sembol ve oluşturmak istediği farklılıklarımızın istediğimizde oluşturacağı ahenk ve mutluluk,

Nerede olduğunun şu an gerçekten bir önemi yok,

Ama sadece kendin için bir şeyler yap,

Farklıların ritmine ayak uydurmayı dene,

Değişim sancısı geçiren bir dünyanın içinde kendimizi korumaya,

Ve, halkayı genişletmeye çalışıyoruz hepsi bu kadar,

Değişimin kendi istediği doğrultuda şekillenmesini isteyen küçük bir kitleye karşı milyonların ortak sessizliği bizimkisi,

Ya küçük bir kesime teslim olacak dünya ya da gerçekten milyonlar Martı Jonathan’ın yaptığı gibi hayal kurup hayalleri gerçekleştirerek sürükleyecekler peşlerinden milyonları,

Hangi dünyanın çocuğu olduğuna herkesin kendisinin karar vereceği bir süreç,

Ben, 73 yaşındaki dedenin yaydığı yasemin kokusunun peşinden gitmeyi tercih ettim bu akşam bakalım bu rüzgar nasıl bir rüzgar...

Tunus, Hammamet’ten sonra yarın buradaki beni şaşırtan Türkiye ve Recep Tayyip Erdoğan algısını yazacağım şimdilik bu kadar... 





13 Haziran 2018 Çarşamba

Muhammed Buazizi ismini hatırlıyor musunuz? Tunus...

Tunus

Muhammed Buazizi ismini hatırlıyor musunuz?

Tunuslu bir seyyar satıcıydı. Ekmeğinin peşinden koşan borçlu bir genç. 200 dolar borçlanarak satın aldığı malları satarak yaşamını kazanmaya çalışıyordu.

İzni olmadığı için tezgahına el koydu güvenlik görevlileri. Tezgahı elinden alınan Muhammed Buazizi son bir ümitle Valilik binasına giderek Vali ile görüşmek istemişti. Ancak bütün kapılar yüzüne kapanmıştı.

O da kulaklarda yankılanan çığlığını yükseltti. ‘’Beni görmüyorsan ben de görünmek için kendimi yakarım’’ 

Ve, kendini ateşe verdi.

Adaletsizliğe, eşitsizliğe, zorbalığa, esarete vurulan zinciri kıran bir alev sarmaya başladı bütün Ortadoğu’yu...

Aynı dili konuşmasalar bile aynı duyguları paylaşan insanlar farklı coğrafyalardan bir araya gelerek omuz omuza verdiler.

Devrim meydanı,

Yasemin kokusunu yaklaştıkça daha derinden hissettiğin o meydana doğru yürüyordum,

Yaklaştıkça hangi köşe de yakmıştı kendisini Muhammed Buazizi diye bir soru zihnimde,

Düşünsenize bizden kilometrelerce uzakta 2010 yılında Tunus’ta başlamıştı Arap Baharı,

Ama hepimizin yaşamının odağında bir anda kendisini bulan bir süreci tetiklemişti,

Hani Müslümanız Elhamdülillah diyoruz ya,

O, biz kavramının ortak yaşadığı sorunun temelinin son başlangıç noktası,

8 yıl önce yazmıştım ilk Tunus’lu Muhammed Buazizi’nin hikayesini aradan geçen yıllar,

Bugün Arap Baharının başlangıç noktası olan Tunus’ta olmak,

Muhammed Buazizi’nin kendini yaktığı yer küçük bir alan gibi görünse de o alev sanki ülkenin her yerinde,

Aradan geçen 8 yıl Muhammed Buazizi’nin çığlıklarının yankısını her geçen gün daha çok arttırmış,

Ne için?

Daha fazla demokrasi,

Haklı eşitlik arayışı,

Birlikte üretim,

Daha dengeli paylaşım,

Sınıflar arası farklılıkların azalması,

Daha da önemlisi çağın gereği olarak kendini güncellemeyen devletin kendisini güncellememesi karışısında özgürlüğünü kaybedeceğini düşünen insanların sayısının artması, 

Bir modeldi Arap baharı ilk başladığı yerdi Tunus,

Demokrasi gelecekti bütün çağın gerisinde kaldığını ve baskı altında kendisini hisseden coğrafyalara,

Neydi toplumda karşılık bulmasının tek nedeni kendisini baskı altında hisseden insanların sayısının her geçen gün artması,

Ve, örgütlenmesi aynı duyguları paylaşan insanların,

Ama asıl olan insanların bu ihtiyaçlarını görmeyen kendi devlet yöneticilerinin yerine kendisini dünya lideri gören devletlerin insanların bu boşluklarını görmesi ve fırsata dönüştürerek,

Demokrasi getireceğiz esintisini baharda esen ılık bir yel gibi hissettirmesi ile yumuşayan binlerce insan bir anda kendisini  sokaklarda bulmuştu,

Bunu gören diğer ülkelerdeki insanlar bunu bir anda bir çıkış olarak görüp örgütlenmeye ve bir bir sokaklara dökülmeye başlamıştı,

Sonuç peki?

Nereye geldi demokrasi?

Suriye mi?

Mısır mı?

Nere?

Ya da geldi de bizim mi haberimiz olmadı...

Gelişmiş ülkeler sadece Facebook, Twitter ve İnstagram gibi basit görünen araçlarla insanların gündemlerinin oluşmasını sağladılar ve sonrasında vaatler ve bitmeyen bir kan dökülme süreci...

Sonuç milyonlarca Suriyeli bugün Dünyanın her yerinde en çok ise Türkiye’de...

Hepimiz daha çok demokrasi,

Daha çok adalet,

Ve, daha çok adil bir paylaşım düzeni istiyoruz,

Bunun yolu devletlerin kendilerini kendilerinin güncellemesinden ve çağı yakalamasından geçiyor diğer türlü boşluk bıraktığınızda,

Geliyorlar,

Yakıyorlar,

Yıkıyorlar,

Sende içindeki duygularla sokaklara çıkıp sadece sende yanıyorsun,

Muhammed Buazizi ve çığlıkları hala sokaklarda yankılanıyor,

Peki ya insanlar mutlu mu?

Değişen,

Ya da beklenen değişim geldi mi?

Hepimiz evimizdeki, elimizdeki ekranlardan görüyoruz,

Sonuç ortada...

Çok uzaklara değil hemen yanı başımızdaki mahallelere,

Sokaklara,

Caddelere,

Evlere baktığımızda zaten tabloyu hepimiz görüyoruz.

Gördüğümüzü görmezden geliyoruz,

Bize verilen afyonun adı: alışkanlık,

Alışıyoruz,

Alıştırılıyoruz ve öylece bir bir kaybediyoruz,

Bu asrın adı; henüz konmadı,

Korkunç bir dönemden geçiyoruz,

Muhammed Buazizi’lerin yükselen çığlıklarının artık duyulmadığı,

Duyurulmak istenmediği bir dönem.

Etrafınıza kulaklarınızı biraz verin,

Emin olun çığlıkları duyacaksınız,

Sadece çığlıklara kayıtsız kaldığımız için dünya insanları olarak bir birbirimizden uzaklaşıyoruz,

Ötekileşiyoruz,

Ve, ötekileştiriyoruz,

Sonra neden böyle oldu diye baktığımızda aynada sorunun odağında olan kendimizi görmüyoruz.

Bir bir hayal kuran insanların sayısının artması gereken bir dönemden geçiyoruz,

Hayal kurdukça emin olun daha yaşanılır olacak yaşam ve mutlu olacağız ama birlikte...

#Tunus, #DevrimMeydanı


Yarın kaldığımız yerden devam etmek üzere bugünlük bu kadar...