24 Ekim 2022 Pazartesi

Kader bir sığınak değildi ama korkaklar her seferinde o sığınağa giriyorlardı

 Gerçeklerle yüzleşmedikçe değişen hiçbir şey olmayacak.


25 Ekim Salı günü saat 17.00'da Özlem Gürses'in kanalına yeniden konuk olacağım.


İlk programı izleyen insanların her birinden sonrasında aldığım dönüşler,


İçimde yaşadıklarım,


Zihin dünyamın değişim arzusu her gün daha radikal bir şekilde siyasetin dışında olanların asıl konuşması gerektiğine olan inancım.


Birbirini tekrar eden cümlelerin bir neslin gençliğini çalması yetmiyormuş gibi gelecek nesillerin de çocukluk ve gençliğini çalma arzusu.


Korku insanın en önemli dürtüsüdür. İnsanı diri tutar, özünden kopmamasına neden olur, yaratıcı aslında bilinmezlikle korku duygusu ile insanın kendi öz kontrol mekanizmasını oluşturmasını sağlıyor.


Korku kendimizi kontrol etmemizi sağlayan dürtüyken yaratıcıdan daha fazla yaratılandan korkar hale geliyoruz.


İnsanın kendinden uzaklaşmasının en büyük nedeni korkularını yönetememesidir.


Aslında yaşama gelirken hiç olarak geldiğimiz gibi hiç olarak gideceğiz. Gelirken madde olarak bir şey getiremediğimiz gibi götüremeyeceğiz de.


Bize kalan tek olgu yaşamda kendimizden sonrasına dair bıraktığımız izler.


Ne için yaşıyorum sorusuna uzun zamandır cevabım: unutulmamak!


Ben, unutulmak istemiyorum.


Yarın programda ne konuşacağız bilmiyorum.


1 saate ne sığacak hiç bilmiyorum.


Sadece yeni bir insana ulaşarak dedelerimizden babalarımıza, babalarımızdan bizlere kalan ve yaşatılan mirası reddetmek gerektiğini savunuyorum.


Bir sonraki nesil artık bu mirasın ağır yükünü kaldıramaz.


Yeterince yükleri taşıdık.


20 yaşında bir genç doğduğu günden beridir aynı liderle yönetiliyor.


Bir eve doğarsın ve evsahibi olarak biri sana tanıtılır sonra sende bunu yaşarsın ya,


Halbuki o da senin gibi kiracıdır. Ama o kadar uzun süredir oturuyordur ki herkes ev sahibi olduğuna inanmaya başlamıştır.


Oğlum Atlas'tan öncesi ve sonrası olarak iki ben var.


Atlas doğmadan önce yaşadıklarımı düşünerek yaşamda kıyas yapmazdım. Doğumundan sonra kıyas yapmaya başladım.


Bizim kaderimiz bu değilken maalesef kader üzerinden güçlerini pekiştirenler bize bunu yaşattılar.


41 madencinin toprağın altında can vermesi gibi.


Korkuyoruz!


Bir şey dedik mi başımıza bir şey gelecek korkusu.


Kader bir sığınak değildi ama korkaklar her seferinde o sığınağa giriyorlardı.


Korkmuyorum çünkü dünyanın içinde istediğim her yerde üreterek, emek vererek ayakta kalabileceğimi biliyorum.


Korkusu olanlar ise güvenli alanlarını terk ettikleri anda aslında bir hiç olduklarını göreceklerinden dolayı bırakmamak için her şeyi yapıyorlar.


İnsanın insandan üstün olmadığı bir dünyada yaşarken zorla içimizde üstünler zümresi oluşturuyoruz.


O çok inanıp, güvenip peşinden gittiklerimiz sanki cennetin tapusunu almışlar gibi yüceltip peşinden gidiyoruz.


Sanki beraberinde bizi de götürecek gibi kabul ediyoruz.


Gerçekten gideceklerine inanıyor musunuz?


Ya gitmezlerse sizi de beraberlerinde ateşe doğru sürüklüyorlarsa.


İnsana verilen beyin tam da bunun için var.


Sorgulama!


Bir insanın ölmesi için sadece can vermesi gerekmiyor.


Merak duygusunu kaybetmiş,


Ve, sorgulamayan bir insan zaten ölüdür.


Yarın program var.


Özlem Gürses kiminizin tanıdığı, kiminizin ise hiç tanımadığı Ahmet'e ekranlarını açacak.


Siyasetçilerin konuşmalarından sıkılan herkesi bekleriz.


Kendim için değil,


Senin için,


Ve, senin çocukların için basit bir insan olarak basitçe konuşacağım hepsi bu...


17 Ekim 2022 Pazartesi

Yüzleşmeye var mısınız?


Siyaset yapmayacağız.

Öyle lafı çevirmeden en direk haliyle yazacağım.

Bartın'da 41 can kaybettik. Neden? Bu kaderdi. Onların kaderi madende ölmek olarak yazılmıştı ve öldüler. Sonra şehit oldular ve her biri cennete gittiler.

Bunu kim diyorsa toplumsal olarak acıyı azaltmak amaç. Peki kendimizi kandırarak diniyor mu acılar? Hangimiz biliyoruz ölenlerin isimlerini?

Ne ben,

Ne de sen,

Sadece aileleri biliyor.

Tıpkı Soma gibi unutacağız.

Unutmak üzerine kurulan bir yaşam yaşadığımız için tedbir almak hep geri planda kalıyor.

Sayıştay raporu,

Raporun yazdıkları,

Gaz sıkışması var diye önceden uyaranlar,

Hepsi önemsiz.

Soma yaşadıktan sonra gerekli olan tedbirler alınmalı ve hiçbir madenin kapısı açılmamalıydı.

Gözyaşı dökmek anlamsız.

Sorumlu olanlar istifa etmedikten,

Görevden alınmadıktan sonra anlamı yok.

Enerji Bakanı bir bir sorumlu olan herkesi görevden alarak akabinde sorumluluk bende çünkü gerekli tedbirleri benim aradığım, birlikte çalıştığım bürokratlar alamadı diyerek istifa etmeliydi.

Olması gereken bu. O vakit işte bir daha böyle bir katliam yaşanmaması için herkes görevini liyakat esaslı yapmak zorunda kalır.

Yok biz de işlemeyen bir mekanizma var. Sorumluluk. Kim sorumlu?

Ben miyim?

Sen misin?

Hayır tabiki.

Sorumlu olan kurum ve kuruluşların uzman, müfettiş, bürokrat ve atamaları yapan Bakan.

Katilam gibi ölümlerin yaşanmaması için gözyaşı dökmek yetmiyor.

Önce görevden alacaksın sonra istifayı vereceksin. Sen koltuğunu kaybedebilirsin ama ülke ve gelecek kazanacak.

Kader olduğuna inanan her bir bireyin inancından şüphe ediyorum. Böyle bir kader anlayışı ne dinde ne de yaşamın içinde var.


Yüzleşmek nedir bilmiyoruz.

Katilam gibi ölümler yaşanıyor ama biz hep sonuç üzerinden değerlendirme yapıyoruz.


Cumhurbaşkanı koordinasyonunda cansız bedenler 24 saat olmadan yer altından çıkarıldı demek nasıl bir yaklaşımdır.


41 can toprağın altında ve Cumhurbaşkanı bunu koordine etmez. Çünkü koordine edecek olan kurum ve kuruluşlar bellidir. Gider her bir kurum sorumluluğunu yerine getirir. Devlet büyüklerinin görevi ise olayın akabinde görevden alma, sorumlu veya ihmali olanların adalet önünde hesap vermesini sağlamaktır.


Yok bunun üzerinden bile siyaset mekanizması rol kapıyor.


Bir Bakan gidiyor mezar başında Kuran okuyor. Okuyabilir ama bunu hoparlöre yapmak ve video ile çekilerek topluma servis edilmesi ne insani ne de vicdanidir.


Müslüman veya dindar olduğumuzu kime kanıtlıyoruz?


Birbirimize mi?


Yoksa Allah'a mı?


Ben seni Müslüman görsem ne olur bana kanıtlasan ne olur kanıtlamasan ne olur.


Senin görevin adalet ise ülkedeki adaleti bana kanıtlamak zorundasın.


Yok!


Sürekli bir yüceltme ve yücelilme arzusu içinde olmak.


İşini en iyi yapmak, görev ve sorumluluk doğrultusunda hareket etmek varken neden yan yollara sapıyoruz.


Bartın orada duruyor. 41 can ise toprağın altından alınıp toprağın altına bırakıldı. Baş sağlıkları dilendi. Taziyeleri ilettik.


Peki ya sonra?


Ölen öldüğü ile mi kalacak. Biz de arkalarından şehit oldular cennete gittiler diye yaratıcı adına hüküm vererek kendimizi mi avutacağız. 


Yoksa 41 insanın vebalinin yöneten ve sorumluluk sahibi her bir bireyin ayrı ayrı omuzlarında bir yük olduğunu mu düşüneceğiz? 


Dindar toplum mantıklı toplumdur. Çünkü din mantık çerçevesinde yaşanır. Ben geliyorum diyene karşı tedbir almamak. Ben daha önce geldim diyene karşı hiçbir yaptırım uygulamamak bir toplumun anlamsız bir şekilde başına gelen her olay karşısında kader savunması oluşturmasına neden olur. 


Yurt dışına gelmek benim kaderimde yoktu. Ben bunu tercih ettim. İstemesem gelmezdim. Tercihimin nedeni ülkedeki liyakatsizliklerdi. Başıma atanan yönetici için bu bizim kaderimiz ne yapalım demek vardı. Fakat ben bunu yapmadım. Neden mi? Çünkü böyle bir kader yok. Tercihler var. 


Yarın deprem olduğunda bir şehrimizde Allah göstermesin yüzlerce insan öldüğünde kader mi diyeceğiz?


8 şiddetinde depremde ölmeyenlerin ülkesi Japonya'daki kader yok ama 6 şiddetinde depremde yüzlerce kayıp veren biz de kader var öyle mi? 


Başımıza ne geldiyse, 

Ne kadar kayıp verdiysek hepsini kaderci sığınağı kullanmaktan yaşadık. 


Kader bizim elimizde. Her birimiz kaderimizi belirlemek için bu hayata geldik. İhmallerle dolu madene çalışma izni vermek, denetimleri yapmamak, yapılan denetimlere uymamak ve en önemlisi tüm bunları bile bile o madene girmek ve çalışmak zorunda olmak. 


Bartın'da 41 can katliama kurban gitti. Bu katliamın sorumlu veya sorumluları kim sorusunun cevabını aramak ve bulmak çocuklarımızın geleceğini kurtaracak ya da kader diyerek kaçmak çocuklarımıza da aynısını yaşatacak. 


Karar ne benim, 

Ne de senin, 

Karar bizim... 


Üzülüyorum çünkü bu şekilde Allah katına gidince acaba kimler ne cevaplar alacak doğrusu merak ediyorum. 


Ama emin olun aklı ve dini birlikte veren Allah sizin dediklerinizi demiyor bunu biliyorum. 


Mezar başında Kuran okuyan Bakandan beklenti sorumluları bir bir açıklamak ve karar mekanizmalarına gerekli müdahalelerin yapılmasını sağlamaktır. 


Dua edecekseniz içinizden edin. Kula değil Allah'a ulaştırın. 


Kim kime neyi kanıtlıyor anlamıyorum. 


Anlamadığım için de kendi kaderimi çizmeye devam ediyorum. 


Kader diyerek madenin içinde sessizce ölümü beklemek bu da bir tercih. Saygı duyuyorum. 


Yüzleşmezsek gelecek uzak hep çok uzak. 


13 Eylül 2022 Salı

Kader Biletçisi Ancak Açtı Gişenin Penceresini...

Uyumuyorum artık geceleri,


Karanlığın içinde yolculuk yapıyorum,


Her seferinde taşıdığım korkularımın bir bir üzerine gidiyorum,


Geç bile kaldım biliyorum,


Kader biletçisi ancak açtı gişenin penceresini,


Yoksa şimdiye çoktan almış biletimi,


Ve, binmiştim bu trene.


Çıktın mı bu otobüsle yola yoktur gayri dönüşü,


Ne gözün görür bir şeyi,


Ne de zihnin kabul eder yalanı,


Nafiledir artık beyni kabağın çekirdeğinden bile küçük olanların,


Hayal dünyası devekuşu misali başını toprağa gömmüş olanların,


Sırtını hep bir yerlere dayayarak her dediğimi yaparım diyenlerin,


Çağ dünyayı uzaya, uzayı dünyaya taşırken,


Evdeki kurutma makinesinin olduğu ve olmadığı yılları kıyaslayanların,


Asrın projesi diyerek sürekli olarak inşaatlar üzerinden örnekler verenlerin,


Değişmeyeceklerini artık kabul edersin!


Malumun başlangıcı eğitimdir,


Çocukluk günlerimizin her bir anına uzanıp dokunmak mümkün değildir,


Lakin yine de yapabilirsin,


Hatırlayabilirsin okul çağını,


Ah nasıl da meraklı, hareketli, yerinde duramayan, heyecanlı zıppır bir çocuktun,


Sana resim çiz dedikleri anda ne ağacı ağaç gibi, 


Ne güneşi güneş gibi,


Ne de nehirleri nehir gibi çizerdin,


Hayal dünyandaki bütün zenginlikleri yansıtırdın bir anda,


Sonra ders kompozisyon olduğunda başlardın kağıdı kalemi eline almaya,


Sonra öğrendiğin tüm sözcükleri bir bir kullanmaya,


Bir ifade etme yöntemiydi yazmak,


Birden bire içindeki tüm sözcüklerin dökülmesinin mutluluğunu yaşardın!


Karşındaki öğretmen rol modeldi senin için,


Her şeyi onun bildiğini düşünür,


Ve, sorular sorardın daha ilk günden,


Her sorduğun soruya cevap ararken,


Zihin dünyandaki hayal dünyanı zenginleştirmeye çalışırdın!


Her teneffüs arası okulun bahçesine koşarken,


Hiç tanımadığın yaşıtlarınla tanışır,


Takım ruhunu sınıfındakilerle yakalar karşı takımla bir mücadeleye girerdin,


Kazanandan çok önemli olan takımın parçası olmak,


Ve, mücadele etmekti!


Ah o etrafı dört duvarla çevrili sınıflar yok mu?


Şekilci dayatmalarıyla ne varsa aldılar elinden,


Var olan özgüvenin,


İnandığın değer yargıların,


Merak duygun,


Heyecanın,


Hareketliliğin,


Kendini ifade etme becerin,


Hayal dünyan ne varsa aldı işte elinden!


Çocukluğunun ilk günlerinden itibaren başladılar başarıyı sınavlarda aramaya,


Her girdiğin sınavda aldığın notlar senin zeka düzeyini belirleyendi,


Öğretmen iyi dediyse iyiydin,


Kötü dediyse kötü,


Ya da akşam eve geldiğinde çarpım tablosunu ezbere bildiğin kadar zekiydin,


Ya da verdiğin hızlı cevaplarla,


Halbuki bir çocuğa yapılabilecek en büyük işkenceydi bu.


İşkencenin adı eğitim olmuştu,


Ve, koca bir toplum buna inanıyordu.


Sana sürekli olarak senden önceki asırlarda yaşayanları anlattılar,


Başarı hikayesi olarak hep geçmişi gösterdiler,


Bugün neden başarının ve rol modellerin olmadığını bile sorgulamana müsaade etmediler.


En sorunlu çocuk en güzel dönem olan çocukluk çağında büyüme arzusu taşıyan çocuktur.


Çünkü çocukluğuna dayatılanlardan kaçmak istersin,


Ve, kaçışın tek yolu vardır büyümek!


Büyüdükçe en masum dönemini kaybedersin,


Zihinsel dünyanın en çok eğitilebileceği zamanı,


Ama işte arkanda kalan yıllardan koşar adım kaçmak istersin,


Çünkü sana işkence geleni görmüyorlardır.


Büyüdükçe masumiyetin çizgileri bir bir kaybolur yüzünden,


Yerini yılgınlık alır,


Fark edersin o vakit geçmesini istediğin zaman aslında en çok geçmemesi gereken zamandır,


Ama geçmiştir bir kere!


Para kazanmak ve meslek seçiminin eş değer olduğu bir toplumda yeteneklerinin veya sanatsal yönlerinin hiçbirinin gelişme ihtimali yoktur,


Aslında en büyük mesleğin hayal kurabilenlerden olmak olduğuna inanırsın,


Alırlar elinden,


Ve, yerine dayatırlar sana kazanç sağlayacak olanı,


Sonra belki mutlu olursun,


Belki mutsuz,


Ama ne mutluluğun tanımını yapabilirsin ne de mutsuzluğun,


Çünkü kendini tanımıyorsundur!


Kitap mesela okumak,


Özgürlüktür,


Zihin dünyanın başka dünyalarla birleşmesidir,


Oku derler,


Ama neden okuman gerektiğini öğretmezler,


Okumanın espiri ve hikayesini vermedikleri için okumak hiçbir vakit bir kültüre dönüşmez.


Dil öğrenmek dünyayla bütünleşmektir,


Kendinin dışındakini anlamak ve yorumlamaktır,


İlkokuldan başlayarak dil eğitimi alırsın,


Ama sonra üniversite bile bitirsen sorduklarında koca bir salonda 3 5 kişinin ancak eli kalkar,


Çünkü dil öğrenmenin neden gerektiğini vermeden anlatır dururlar,


Sonra da anlatan anlattığı zamanı,


Dinleyen dinlediği zamanı bir döngü gibi kaybeder.


Akıyordu su trenin güzergahında,


Ve, tren geçiyordu köprünün üzerinden,


Geride kalıyordu zaman,


Değişmeyen insanların değiştirmek için emek vermedikleri bir coğrafyaydı bizimkisi,


Bir gün gündem olanın ikinci gün gündem olma şansı yoktu,


Çünkü değişken gündemler toplum için hem bir korku hem de bir afyon etkisiydi.


Tam 15 yılımı verdim kamu kurumlarına,


Yaşadıklarımdan,


Gözlemlediklerimden,


Hissettiklerimden hareketle sığmadım bir kalıba,


Sığdırmak istedikleri hiçbir kalıbı kabul etmedim,


Çünkü sığdığım anda biliyordum her gün doğan güneşi görsem de esaret başlamış olacaktı.


Gördüğüm her makam sahibine anlattım,


Değerleri olmadıklarını bilsem de devletin makamında oturuyorlardı ve eğer isterlerse değişim için benimkinden çok daha etkili olabilirlerdi.


Hiçbir projeyi zihnimde tutmadım,


Köşe başlarında projem var diyenleri bile pür dikkat dinledim,


Zihnimdekilerle zihinlerindekilere katkı sunarak yeter ki üretsinler dedim!


Her dönemimde başka bir liyakatsizliğin boyunduruğu altında çalıştım durdum,


Bürokratizm bir hastalıktı,


Ve, bu hastalığı siyaset, cemaat, tarikat, stk ve benzeri yapılar üzerinden yayarak,


En tepeye bir şekilde birilerinin adamlarını konuşlandırıyorlardı.


Tepeye çıkmak isteyenler de mecburdular öğrenmek, üretmek, çalışmak yerine kapılarda beklemeye,


Çünkü emeğin karşılık bulmadığının farkındaydılar.


Masum çocuklar gidiyorlardı,


Başkalarının güç savaşında ölüyorlardı,


Ve, şehadet adı altında cennete uğurlanıyorlardı.


Kimse de kalkıp demiyordu ki;


Neden hep biz gidiyoruz cennete,


Biraz da siz gitseniz ya cennete,


Madem ölen gidiyor cennete,


Ne diye en önden siz gitmiyorsunuz diye,


Yok gidemezlerdi,


Çünkü kendileri de biliyorlardı cennetin yolu için değil iktidarda kalmanın mücadelesinin ölümleri olduğunu!


Tren her geçen dakika biraz daha uzaklaşıyor,


Karanlığın içinde etraf zemheri,


Dışarıya bakıyorum,


Güneşin doğmasına daha çok var!


Trenin içinde her köşe de birileri yaslanmış pencereye,


Yansıyan siluetleri görüyorum pencerelerden,


Kaçış treni bu,


Çocukların istismar edildiği,


Her çocuğun zihin dünyasında travmaların olduğu,


Kadınların kendi olamadığı,


Erkeğin gölgesinde kaldığı,


Muhafazakarların din üzerinden aldattığı,


Anlamını bile bilmediği ayetleri okuyanların ermişçesine ders verdikleri,


Arka planda kiminin ne halt yediği belli olmadığı,


Herkesin birbirini kullanmaya çalıştığı,


Çıkar ilişkilerinin her şeyin önüne geçtiği bir coğrafyadan kaçış treni…


Dünyanın her yerinde vardır sorunlar,


İnsanın olduğu yerde sorun olmaması mümkün müdür?


Ama dünyanın hiçbir yerinde kendisine bu kadar düşmanlık eden bir toplum yoktur.


İzliyorum şimdi uzaktan,


Zannetmeyin,


Bu tren gittiği yere giderken yaşanmışlıkları geride bıraktırıyor,


Yok öyle olmuyor!


19 milyon öğrenci okula başladı bu hafta,


Her birinin hayalleri var geleceğe dair,


Bütün yaşamlarını sınavlarla geçirirken sırf bir yerlere sırtını dayadığı için gelip emek verenlerin emeklerini çalanların her birine dur demeye dünyanın her yerinden devam edeceğiz.


Toprağın çocukları,


Uzayın topraklarının çocukları olacaklar,


Bunu yapacak olan biziz,


Ve, hürriyet ve ümit bir arada olmaya devam ettikçe biz vazgeçmeyeceğiz.


Kurnaz tilkiler hiçbir vakit garibanın ağzındakine ulaşamayacaklar,


Gecenin karanlığı güneşle birlikte aydınlanacak,


Çocukların hayallerini çalanlar bir bir kaybolacaklar,


Uyku ile uykusuzluk arasında bir yerdeyim,


Uyuduğumda biliyorum bende uyanamayacağım,


Uykuya her dalanın uyanması zordur,


Zaten istedikleri de her birimizin uyuması,


Ve, biz uykudayken onlar çocukların geleceğini tüketmeye devam edecekler.


Saat 03:08,


Tren ilerliyor,


Ve, başımı pencereye dayamış bakıyorum geleceğe,


Heyecan duyuyorum,


Uykuda olanların arasından sıyrılıp dünyayı farklı dillerde okumaya devam edeceğim için.


Felemenkçe, Fransızca yazan yazarların dillerinde kitaplarını okumaya çalışıyorum.


Her gün yazıcıdan çıktı alıyorum,


Ve, sözcüklerin altına bir bir anlamlarını yazarak kendi dilinde öğrenmeye çalışıyorum dünyayı,


Sözcük dağarcığımı arttırmak için mücadele ediyorum,


Biliyorum uyanık kalmak için başka çarem yok,


Öğrenmenin bittiği yerde uyku başlar,


Yaşam hiçbir zaman cesur olmayana fırsat tanımaz,


Herkes cesaret gösterinin yanında yer alamaz,


Bazen en yakınınızdakilere bile anlatamazsınız,


Ama asıl anlaması gerekenin kim olduğunu biliyorsanız,


Gişenin açılmasıyla aldığınız trenin biletinin sizi ulaştıracağı yer bellidir,


Gün doğdu doğacak,


Elbet bu karanlıklar aydınlığa çıkacak,


Benim aydınlığım geride kalanları da bulacak.


Uyanık kalın,


Ve, size verilen en büyük güç olan aklınızı sorgulamaktan uzaklaştırmadan emek verin! 


5 Eylül 2022 Pazartesi

İnsanlık Çuvala Sığmıştı ve Ali Rıza Amca Bu Yükü Tek Başına Taşımak Zorundaydı...



Başındaki külahı,

Gömleği,

Pantolonu,

Bizim her birimizin gündeminden,

Uzayın ve teknolojinin dünyasından çok uzakta tam bir Köy delikanlısı Ali Rıza Amca.

Külahı hem asil bir köylü hem de inancının bir simgesi,

Erzurum Karayazı köyünden.

28 yaşında kaybolan Hakan’ın babası.

Tanımıyorum Hakan’ı,

Sende tanımıyorsun,

Tanımanın bir önemi var mı yok!

Babanın elinde bir çuval,

Karanlık dönemlerin yaşattığı karanlık bir görüntüyü yaşıyor insanlık,

Güneş var ya tepede,

Yok artık!

Gökyüzündeki güneşe rağmen karanlığı yaşıyor Ali Rıza amca,

Tüm dünyayı aydınlatan güneş onun gözlerindeki karanlık perdeyi kaldırmıyor bu sabah!

Hakan’ın oğlu olmasını o seçmedi,

Tıpkı sen gibi,

Seçmedi!

Karanlığın aydınlanmaya engel olduğu,

Karanlık bulutların güneşin önüne perde olduğu,

Gökyüzünün gürültüsünün korku saldığı günlerden bir gün kaybetmişti oğlunun izini.

Hikayesi nasıldı acaba,

Neler yaşamıştı,

Ölüm nasıl bulmuştu?

Hangi yaşanmışlıkların sonucunda karanlığın kaybettiklerinden olmuştu!

Asil bir köy delikanlısı,

Elinde bir çuval,

Ve, beyaz bir çuvalın içinde yıllardır haber alamadığı evladının kemikleri!

Vicdan, akıl, kalp, ruh hiçbir şekilde kabul etmiyor.

Etmesi de mümkün görünmüyor!

Dijital dünyanın içinde tartışılan,

Siyaset arenasındaki yönetme mücadelelerinin her birinden çok uzak,

Asırlık bir ıstırabın bitmeyen karanlık görüntüsü yeniden kendisini gösteriyordu!

Daha 28 yaşındaydı.

Nasıl bir delikanlıydı acaba,

Hayalleri neydi,

Nasıl bir ortamda doğmuştu,

Neler yaşamış,

Ölümün karanlık sokağına onu götüren neydi acaba!

Yüzündeki çizgiler,

Yaşlılığın, hüznün, kederin hissettirdikleri derin derin çizgiler oluşturmuştu,

Tek başına aradan geçen 7 yıl sonra oğlunun kemiklerini bir çuval içinde almaya gitmişti.

Gömleğinin çizgileri de aslında yüzündeki derin izlerin uzanan bir yansımasıydı.

Anadolu’nun kırsalında, köylerinde yaşayan insanların ortak bir görüntüsü vardır,

Gösteriş için, yapay olarak yaşanan sanal dünyadan uzakta yaşamlarını sürdürürler,

Şikayet etmezler,

Kaderde çocuğunun cansız bedenini toprağa verememek olsa da,

Kemikleri bir çuvala konulup al yetiştirdiğin, büyüttüğün evladın bu dense de;

Asırlık bir çınar gibi yaş olsa da delikanlı bir genç gibi sırtlarlar yükü.

Gidiyorsun,

Sana bir çuval uzatıyorlar,

İmzala diyorlar,

İmzayı atıyorsun,

Sonra gidebilirsin diyorlar!

Hepsi bu kadar!

Sonra kapıya çıkıyorsun,

Kilogram olarak hafif olsa da bir babadan başkasının kaldıramayacağı ağır bir yükle yoluna devam ediyorsun!

Ali Rıza amca koca bir milletin ölen insanlığının yükünü taşırken,

Biz, sadece o yükün tartışmasını yapanlar olarak kayda geçiyoruz.

İlk değil ki bu;

3 yaşındaki Muharrem Taş’ın Van’da babası tarafından 2014 yılında çuvalda taşınan görüntüsünü unuttunuz mu?

Eğer Muharrem’i unutmamış olsalardı bugün Ali Rıza isimli delikanlı amcaya o çuvalı veremezlerdi.

Unutuyoruz,

Unuttuğumuz içinde aynı döngüyü yaşıyoruz.

Unutmayın!

Unutturmayın!

Unuttukça birbirine benzer kaderleri her birimiz ölen insanlıklarımızın arasında yaşamaya devam edeceğiz.

Belki de unutmuyoruz,

Yok sayıyoruz,

Halının altına süpürüyoruz,

Sonra temizlik yaptığımızı zannediyoruz,

Halının yerinde küçük bir kayma olduğu vakit bir anda süpürdüklerimiz savruluyor dört bir yana,

Yüzündeki derin çizgilerle elinde oğlunun kemiklerinin bulunduğu çuvalla bir insanlığın ölümünü yüklenmiş Ali Rıza Amcanın yaşadıklarını unutmuş gibi yapar,

Yok sayarsak,

Buna sebep olanları halının altına süpürürsek,

Yarın tekrarını yaşadığımızda ilk defa olmuş gibi dijital dünyada tepkiler verir,

Sonra gündem değişir,

Ve, unutulanlar güneşin önündeki en büyük engel olarak her birimizi karanlığa mahkum eder.

Güneş ve karanlık arasında ince bir çizgi vardır,

Güneş kendisini sakladığı için karanlık ortaya çıkar,

Yoksa özünde karanlık yoktur,

Güneşin önüne perdeler çeke çeke nereye kadar gideceğiz?

Güneş, bir gün kendisini hiç göstermediğinde karanlık her birimizin ayrı ayrı yutacak.

Asırlık bir çınar,

Anadolu’nun köy delikanlısı Ali Rıza amca,

Seni tanımıyorum,

Hakan’ı tanımıyorum!

Hiçbirimiz tanımıyoruz!

Sana yaşattığımız,

Ve, hepimizin en ağır yükünü taşımak zorunda kaldığın için senden özür diliyoruz.

Bizim dünyamızın içinde yoksun biliyorum,

Ama belki dünyamızın içinde olanlardan birileri sana ulaşır ve bu özrü benim adıma iletir.

İnsanlık bir çuvala sığmıştı,

Ve, Ali Rıza amca bu yükü tek başına taşımak zorundaydı.




26 Ağustos 2022 Cuma

Çocukluğumuzun 90’larına geri döndük! Kimsenin kutsalını sorgulamak hiçbirimize düşmez!


Çocukluğumuzun 90’larına geri döndük!


Takvimler 30 yıl geri sardı,


Çocuktuk,


Orta yaşlı olduk,


Dünya ileri giderken biz tam ileriye gittiğimizi düşünürken sardık en başa!


Dünyanın gelişmiş ülkeleri uzaydaki yolculuklarını sürdürürken,


Yeni dünyanın kodlamalarını yaparken,


James Webb teleskopuyla uzayın derinliklerinde yaşam belirtileri ararken,


Çağı yakalamak bir yana çağın gerisinin gerisine doğru sürükleniyoruz.


Lens şeklinde üretilen wifi’ye bağlanan ve fotoğraf, video çekebilen yeni teknolojiyi gördünüz mü?


Biz, bir zaman makinesiyle aynı şeyleri ders çıkarmadan yaşayarak birbirimizi tüketiyoruz.


Sanki her 30 yılda bir ileriden geriye doğru bir lanet sarmalının içindeyiz!


Nasıl bir hırstır anlamak mümkün değil!


Her türlü lüksü yaşayanlar durmadan sana mesaj veriyorlar,


Ve, bilinç altındaki değer yargıların ve inancın üzerinden kendi varlıklarını koruyorlar!


Sosyal medya gündemine bakıyorsun,


Televizyon artık zaten izlemiyoruz,


YouTube yayınlarına bakıyorsun hep aynı,


Değişen hiçbir şey yok!


Her gün birbirinin aynı olsa daha iyi,


Daha kötüye giderken tükenen ömürler!


Yav biz 90’larda zaten yaşamadık mı İmam Hatip sorununu,


Ben, o dönem İmam Hatip’te okuyordum.


Cuma namazı çıkışlarında ortaokul çocuğu olarak atılan tekbirlerle en ön saflarda yer aldık.


Niye?


28 Şubat’ta mağdur olanlar iktidar olsunlar ve aynı mağduriyeti yaşatsınlar diye mi?


Siz yeterince birbirinizin yaşamlarına girerek rahatsızlık verdiniz,


Darbelerle,


Faili meçhullerle,


Bölünmelerle en derin acıları yaşadınız ve yaşattınız!


Biz, sizin bu lanetli mirasınıza ortak olmak zorunda değiliz!


Yıllarca bunun mücadelesini kendi içimizde verdik,


Dışarıya karşı konuşmak yerine icraatlarla birleştiren olduk,


Siz, ayrıştırırken biz birleştirdik!


Gençlerin yıllarca siyasi düşünceleri,


Bakış açıları,


Dini, dili, ırkı ne olursa olsun bir araya getirdik.


Kabullenemediniz!


Çünkü biz birleştiğimiz vakit sizin fonksiyonunuz bitecekti!


Bir sanatçı bir şey dedi,


Hemen tutuklayalım!


Diğer taraftan tutukladığın insanın yanında aynı suçu işlemeyi boş ver,


Daha beterini yaparak Allah adına karar verene dokunmamak!


Düşünce ifade etmek suç değildir,


Biz, düşünmek üzerine bu hayatı yaşıyoruz,


Düşündüklerini söyleyecek,


Düşündüklerimi söyleyeceğim ki ortak bir noktada buluşalım!


Hayır!


Biz de böyle değil,


Birbirimizin yaşamlarına girelim hemen ne varsa tüketelim!


Bitmedi kavgalarınız,


Reddettiğimiz mirası zorla dayatarak bize de yaşattınız,


Yetmedi bize de çocuklarımıza yaşatmamızı istiyorsunuz!


İsteyen istediğini giyer,


İsteyen inanır,


İsteyen alkol alır,


İsteyen namaz kılar,


İsteyen İmam Hatip’e gider,


İsteyen başka okula gider,


Hiçbirimiz yaratıcı değiliz ve yaratıcı rolüne soyunup cennetten gelmiş elçi gibi insanların yaşamlarına dair yargıda bulunma hakkımız yok!


Siz insanlara kendi şekillerinizi dayattıkça yeni nesli her şeyden uzaklaştırdığınızın farkında değilsiniz!


Ya düşünün benim kırılma noktam yaşadığım kurumun başkanının bana kızlar ve erkekler birlikte kamp yapamaz demesi oldu!


Allah dünyaya birlikte göndermiş ama bunu bile reddeden yaklaşımlar!


Bırakın insanlar kendileri olsunlar,


Siz, toplumun içerisinde güveni tesis edin,


Adaleti herkes için eşit bir şekilde sağlayın,


Gelir dağılımındaki adaletsizlikleri ortadan kaldırın,


Bakın her birinizin evinde gençler var,


Gidin onları dinleyin,


Her birinin gelecekle ilgili endişelerini,


İş arayışlarını duyun,


Aldıkları diplomaların sonrasındaki mecbur kaldıkları süreçleri konuşun,


Okudukları üniversitelerdeki eğitimin dünyayla rekabetini tartışın!


Devlet birilerinin malı değildir!


Bakın bir örgüte ne istediler de vermedik dediniz!


Hatırlayın!


Siz, insanları mecbur bıraktığınız için insanlar gidip yapılara mahkum kaldılar,


Bugün kalkıp suçladığınız insanların bir tek kendilerinin suçlu olduğunu söylemeyin,


Ben, İnsan Yaşamına Dokunmak kitabını 2012’de 25 yaşında bir gençken yazdığımda yine bunları yazdım Devlet başlığı altında,


Yıl olmuş 2022 aynı hataları tekrar etmeyin!


Bakın üniversiteler açılıyor,


Binlerce genç evlerinden uzakta okumak için yola çıkacak,


Yurtların kapasite ve niteliğini arttırın.


Zamanında cemaatçileri getirip başımıza yönetici yapan ve o kadroların altında bizi çalışmaya mecbur bırakan sizdiniz,


Bugün onlar suçluydu demekle olmuyor,


Siz, mecbur bıraktıklarınız için insanları yargılarken ben masumum diyemezsiniz!


Üzülüyorum!


Ülkeme!


Yaşadığım ve ait hissettiğim coğrafyanın gençlerinin kaderlerinin sizlerin elinde olmasına üzülüyorum!


Hani herkes Ey Gençler diyor ya,


Genç kardeşim bu senaryoyu bu ülke bilmem kaçıncı defadır yaşıyor,


Yaşamaya da devam edecek,


Arada masum, garibanların canı yanacak!


Yıllar sonra çocuklarımıza vereceğimiz en büyük miras bütün ötekileştirmeleri reddetmektir.


Bakın Oğuzhan Uğur’a,


Sosyal medyadan selamlaştık,


Bir gün belki bir yerlerde karşılaşacağız,


Geçen en zıt düşünenleri Ümit Özdağ ile buluşturdu,


Sonra Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu buluşturdu!


Ne oldu insanlar konuşunca, 


Bir araya gelince kötü mü oldu!


Bir salona 5 bin genç doldurup bütün ülkenin gençleri bizimle diye kendinizi kandırmayı bırakın,


Gençler sizden çok uzak,


Ve, sadece anlaşılmak istiyorlar,


Hoşgörü dilini hatırlayın!


Sizler mecbur bıraktıklarınızın sonuçlarını Anadolu’nun genç beyinlerine yaşatmaktan vazgeçin!


Bakın bugün bir twit serisi paylaştım ve bir kurumun,


Benim çalıştığım kurumun durumunu paylaştım,


Kurumun teslim edildiği kişilerin tek merak ettikleri benim,


Her yerden engelliyorum ama beni takip etmek için fake hesaplar kullandıkları yetmiyor,


Üzerine bir de kurumun hesabından takip ediyorlar,


Kurumumun,


Yıllarca emek verdiğim yapının bu hale gelmesinden dolayı utanıyorum!


Bu baskı sürecini insanların üzerinden bir kaldırın,


Ayrıştıran değil birleştiren olun!


Ben, milletin iktidarına inananlardan oldum,


Cumhurbaşkanım ben Türkiye’nin eski Türkiye’den uzaklaşacağına inandım,


Sizin genel başkan yardımcınız 28 Şubat mağduru olarak gücü eline alınca mağdur etmeye başlayınca,


Sizin atadığınız bürokratlar mağdur etmeye başlayınca,


İnancımı kaybetmedim!


Ben, 18 aylık oğlumun Atlas’ın benim yaşadıklarımı yaşamasından,


Aynı lanetli mirası devralmasından korktuğum için inancımı kaybettim!


2023’te Türkiye kritik bir seçim sürecine girecek,


Ama toplumsal olarak birleştireni aradığımızın bilinmesini istiyorum,


Biz, hepimiz farklılıklarımızla bir araya gelebiliriz!


Bu coğrafyayı yönetenlere açık çağrım,


Hepimiz beşeriz,


Hepimiz öleceğiz,


Yahu bir insan öleceğini bile bile nasıl olur da kutsalları getirip siyasetin parçası yapar.


Senin kutsalın dinindir,


Onun kutsalı başka bir şey,


Kimsenin kutsalını sorgulamak hiçbirimize düşmez,


Ama kusura bakmayın kutsalları siyasetin bir parçası yaparak üzerinden iktidar olmaya çalışmayın,


Bu ülke bunu yeterince yaşadı!


Kutsallar ve Siyaset Parantezinden bir uzaklaşın,


Projelerinizi,


İnsanların yoksulluklarıyla mücadelenizi,


Haksızlıklara karşı reformlarınızı,


Ayrışmalara karşı birleştiriciliğinizi,


İstihdam politikalarınızı,


Dünyanın gelişmiş ülkeleriyle rekabetinizi anlatın!


Toplum ve insanlar gergin bunu çözüme ulaştırmaya odaklanın,


Yoksa bu vebal sizin en büyük lanet sebebiniz olacak!




 



25 Ağustos 2022 Perşembe

Eğitim İçin Bir Fısıltı... Yöneten konuma gelenin değil yönetilenin itibarından tasarruf olmaz!

Eğitim için bir fısıltı,


Nedir eğitim?


En yalın haliyle bireyin kendisini tanıma ve yönlendirilme sürecidir.


Aileden aldığı alt yapıyla okul adı verilen yapının içerisinde bireyi alır,


Yeteneklerini ve hangi alanda zekasının geliştiğini ortaya koyar geleceğe hazırlarsınız.


Her bireyin apayrı yetenek ve özellikleri vardır,


Toplumsal kalkınma ve gelişme içinde en önemli konu bireyin kendini tanımasına katkıda bulunmaktır.


Maalesef kendini tanımadan yaşamını tüketen yığınların arasında yaşıyoruz,


Ne kendisinin,


Ne de yaşamdakinin rolünün farkında olmadan soluk alan ve aldığı solukların karşılığında sürekli olarak koşuşturan ama neden koşturduğunu dahi bilmeyen bir apartmanın çocuğu olmak.


Her soluk alan yaşıyor diye düşünmemek gerek,


Asırlık ömürler var soluk alarak geçmiş ama tek bir gün bile yaşamamış,


Toplum yapısı olarak üretime değil,


Tüketime meyilli bir şekilde yaşıyoruz!


İçimizdeki doğruları tüketmeyi,


Herkesin bize uymasını,


Uymadığı vakit ise soluk aldırmamayı bir maharet olarak görüyoruz.


Benzemeye ya da benzetmeye çalışıyoruz,


Birbirimize benzemeye çalıştıkça da ne biz ne de benzetenlerin yaşamları istediği gibi oluyor.


Adamın biri kalkıyor ve milyonlara namaz kılmayan öldürülebilir diyor,


Diğeri kalkıyor özgürlükleri kısıtlayarak gençliğin yapmak istediklerini engelliyor ve festivalleri iptal ediyor,


Diğeri kalkıyor cennete uğurluyor,


Bir diğeri kalkıyor babasının parasıyla lütuf göstermiş gibi yapılan yatırımları anlatıyor,


Bir başkası her türlü zenginliği yaşarken insanlara Peygamber dönemini anlatarak sabrı ve yetinmeyi anlatıyor,


Bir başkası din adı altında liyakatsizliklerle sistemi çökertiyor,


Öteki kalkmış babasının ya da kendisinin kazancıyla hayır işliyormuş gibi canının istediği yere istediği kaynağı aktarıyor,


Beriki kalkmış kendini cennette görmüş gibi üzerine diğerlerine tapu dağıtıyor,

 

Ve, diğerleri…


Katliamlar sadece silah teknolojileriyle olmaz,


En büyük katliam insanların birbirilerinin yaşamının içinde gezinerek müdahale etmesi, rahatsızlık vermesidir.


Yaşamadık, görmedik darbeler sürecini,


Yaşanan acıları ya dinledik, belgesellerden izledik, ya da kitaplardan okuduk,


28 Şubat’ta ise çocuktuk ama ortada bir ayrışma süreci var diye çocuk aklımızla çıktık meydanlara,


E şimdi ne oldu?


Ne değişti?


Zamanında haksızlığa uğradın diye iktidar olunca,


Veya güç sahibi olunca sana yapılanı sende başkalarına yaparak mı tatmin oluyorsun.


Hastalıklı bir ruh hali bu!


Alkol haram!


Tamam!


Ama bu dünyada neden varız bizi yaratan istese harama dokunanı cezalandıramaz mı anlık olarak!


Yaratanın yerine hüküm verme veya karar verme özgürlüğünü kim kime nasıl veriyor!


Bununla ilgili bir yetkilendirme varsa bu belgeyi görelim ona göre hareket edelim.

Gençleri boş verin gençleri çocukları dahi yaptıklarınızdan dolayı hem kendinizden uzaklaştırıyorsunuz,


Hem de kendilerinden,


En önemlisi de özlerinden.


Toplumsal gerçeklik olduğu gibi ortada duruyor,


Bunlarla hep birlikte yüzleşmediğimiz vakit çözüm odaklı bir araya gelip enerjiyi birleştirmediğimiz vakit,


Bizim çocuklarımız da yaşadıklarımızı yaşayacaklar!


Her birey kendisinden sorumlu,


Dünya öyle size anlatıldığı gibi bir yer değil,


Devlet ise kimsenin babasının malı değil!


İtibardan tasarruf olmaz mı diyorlardı?


Bu sözü çok seviyorum ama yöneten konuma gelenin değil yönetilenin itibarından tasarruf olmaz!


Düşünün iktidar yarın değişti,


Yerine gelen de tam tersi politikalarla yeni bir süreç başlattı,


Bu sefer ötekileştirenler yine yer değiştirdi,


Ötesi var mı yok!


Türkiye’nin iktidar değişimine ihtiyacı var mı yok mu bunu her bir birey kullandığı oyla belirler,


Ama iktidardan önce yaklaşım, politika ve zihniyet değişimine ihtiyacı var.


Sosyal medya iktidarlar için en büyük tehlike hiçbir şey gizli kalmıyor,


Çok hızlı bir şekilde ortaya çıkan bilgi milyonların arasında yayılıyor.


Adam öğretmen olmuş 30 yıl aradan geçmiş atanalı sistem diyor ki gel seni sınava sokacağım sonra uzman öğretmen mi olacaksın karar vereceğim!


Eğitimin sorunu uzman olan ile olmayanı ayırt etmek mi?


Yani uzman öğretmenler ayrışınca eğitimin kalitesi artacak artık her çocuk kendini tanıyarak mı mezun olacak!


Eğitim sisteminde 2+2 4 etmez,


Çünkü her bir birey birbirinden farklıdır ve aynı bilgi ve yaklaşımla üniversite sınavına kadar sürekli ezber yapan,


Pratik ve mesleki yaşamda kullanmayacağı bilgilerle zihnini dolduran birey,


Sonrasında atanma mücadelesi dışında ne verecek!


Girişimciliğini elinden almışsınız,


Kendisini tanımasına müsaade etmemişsiniz,


E sonra senin uyguladığın sistemin bir sonucu olarak sana gelip senden iş istediğinde,


KPSS diyorsun!


E orada da sorular çalınıyor,


Yetmiyor KPSS puanın tek başına yetersiz bir de ben seni mülakata alacağım,


Yani bakacağım bana yakın mısın değil misin?


Adamın cebinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kimliği var ama sen o kimliğin olabilir ama vatandaş olarak eşit değilsin diyorsun!


Toplumsal barışı, eşitliği ve adaleti sağlayıp,


Üstünlerin veya sistemi yönetenlerin hakimiyeti yaklaşımından uzaklaşmadıkça kaybedeceğiz.


İstifayı verip içinden çıkınca daha özgür ruh ile mücadele ettiklerime bakıyorum da,


Bir devletin insanlarının fakirleşmesine neden olanların tamamını görüyorum.


Yıl olmuş 2022,


Gelmişiz yolun yarısına çocukluğumuzdan beri bitmeyen kavgalarınız,


Ve, kavgaların arasında insanca bir yaşamdan uzak,


Hayal bile kuramadan sizlerin savaşlarında can verenler!


Kendinizi kandırmanızı anlıyorum da kitlelerin kandırılma oyununa alet olmasını anlamıyorum.


Biz, kimsenin babasının devletinde veya dünyasında yaşamıyoruz.


Biz, eşitlik koşulları içerisinde içimizden birilerine yetki veriyoruz,


Ve, kullan benim için yetkilerini diyoruz.


Dünyada bir tek bizde sorun yok,


Ama bırakında biraz yaratıcının en büyük verdiği özellik olan aklınız kendi düşündükleriyle hareket etsin.


Mesela Nobel Bilim Ödülleri ne zaman ve nasıl bu coğrafyadan birileri tarafından kazanılacak!


Bilimin gelişme sürecine ne tür yenilik ve kazanımlar elde ettireceğiz,


Ya da dünyadaki kullanılan teknolojik gelişmelerde ne zaman öncü olacağız,


Hani üniversitelerimizden bir tanesi ne zaman dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasında 1. Sırada yer alacak,


Ve, biz bunun gibi yüzlerce madde sıralayabilirim nasıl yapacağız!


Eğitim ve eğitim sürecinde her bir bireyin kendisini tanıyarak yetişmesi önemli.


Anne ve baba olmak,


Çocuk yapmak,


Okul yapmak, okulların sayısını arttırmak yetmiyor.


Dünyadaki en başarılı eğitim sistemlerini araştırdınız mı hiç?


Hindistan’ın Yeni Delhi şehrinde otobanın altında yani bir köprü altında eğitim gören çocukların bir resmi var Google’a bakarsanız görürsünüz.


Yoksul ve eğitime erişim zorluğu çeken çocuklar için gönüllü öğretmenler tarafından verilen eğitimle bilim dünyasına isimler kazandırılıyor.


Yani mesele en yeni binalar yapmak değil binaların içindeki değişim ve dönüşüm,


Sistem ve yaklaşımlar değişmedikçe toplumsal eşitlik ve samimiyet gelmedikçe o iktidar olmuş bu iktidar olmuş ne fark eder,


Bizden öncekilerin deneme yanılma hayatına dönen hikayeler serisine bir de biz katılacağız olacak olan bu.


Sanırım bir süre daha yazacağım,


Sonra içimdekinden uzaklaşınca ve en önemlisi öğrenmeye çalıştığım ülkenin dilini öğrendikten sonra farklı dillerde yazacağım ve üretim sürecine yoğunlaşacağım.


Bir bakın bakalım yaşadığınız hayatın ne kadarı kendinize aitti,


Ne kadarını istediğiniz gibi yaşadınız,


Kaç zaman diliminde kendiniz olabildiniz!


Bu soruya verdiğiniz cevaplarla tatmin oluyorsanız doğru yoldasınız demektir…







 

a

23 Ağustos 2022 Salı

Titanic gibiyiz! Ama aynı gemideyiz! Peki Gerçekten Öyle mi?

Titanic gibiyiz! Ama aynı gemideyiz! Peki Gerçekten Öyle mi?

Kurulduğu gün dünyanın en iyi teknoloji ve uygulamaları bir araya getirilerek inşa edilmeye çalışılan,

Hanedan kültürünün yerini Millet kavramının aldığı,

Her bir parçasında ayrı ayrı çoğumuzun hiç görmediği tanımadığı dedelerimizin emek verdiği,

Daha iyisi için mücadelelerin edildiği,

Yola çıkacağı günün zorluk ve şartları içerisinde olağanüstü derecede mükemmel bir mühendislik harikası olan gemi,

Neredeyse 100 yıldır engin okyanusların içinde yolunu bulmaya çalışıyor,

Bitmek bilmeyen bir dümene geçme kavgası yüzünden menzilden uzaklaşan ama gidilmesi gereken yolun farkında olanların çabası ve emekleriyle bugünlere gelmiş bir gemi bizimkisi.

Sen, aynı geminin içindeyiz diyorsun ama gerçekten öyle mi?

Hanedanlık sisteminden Cumhuriyet sistemine geçişin sembolü olarak inşa edilen geminin temel mühendislik mantığı neydi;

Bugünden sonra geminin kaptanı ile geminin en alt tabakasında çalışan personel eşit olacaktı.

Yani mürettebat arasında artık ayrım olmayacak,

İsteyen istediği gibi geminin kaptanlığına kadar yükselebilecek,

Kaptanlık yapmak derdi olmayanlarda kendi özgürlüklerini yaşayacaklardı,

Kaptan yolu giderken mürettebatın her birinin hakkını almasını sağlayacak,

Ne yiyorsa aynı porsiyonun tüm geminin ortak menüsü olması için emek verecekti.

Yolda giderken idam edilen kaptanlar,

Darbelerle devrilenler,

Gemi mürettebatı arasında ayrışma ve çatışma çıkararak birbirinden uzaklaştıranlar,

Ayrımcılık yaparak gruplaşanlar,

Liyakatsiz bir şekilde gemi yönetiminde önemli görevlere getirilenlerle geçen yıllar,

Değil aynı yemeği yemek,

Bir tarafta aç kalanlar bir tarafta ise zevki sefa sürenler,

Bu gemi hiç de kolay gelmedi milenyum çağına,

Milenyum ne derseniz 90’ların başında çocuk olanlar bilir 2000 yılı bir dönüm noktasıydı ve milenyuma giriş olarak karşıladık.

Koca bir 21 yılı geride bıraktı AK Parti!

Neydi eleştirdiği?

Bu gemide adaletsizlik var,

Kamaralarında zevki sefa sürenler var,

Birileri mutluluklarını diğerlerinin mutsuzlukları üzerinden sağlıyor,

Bu gemide hukuksuzluk,

Hırsızlık,

Yolsuzluk,

Liyakatsizlik,

İnancını herkes istediği gibi yaşayamıyor,

Şekilci bir sistem var,

Eğitim sistemi içerisinde çocuklarımızın kat sayılarla hayalleri çalınıyor,

Gelir dağılımında adaletsizlik var.

Elitlerin gemisi değil bu gemi,

Milletin gemisi,

Ve, millet olarak iktidarı ele geçirerek özlem duyduğumuz geleceği inşa edebiliriz ve ortak bir menzile gidebiliriz söylemiyle,

Kurulduğu gün kendisinden habersiz ama dertli olan milyonları inandırarak yönetimi devraldı,

Tam 21 yıldır yönetimi devam ettiriyor.

Kesintisiz bir yönetim ve bu desteği veren yılların bıkkınlığıyla değişim isteyen bir millet ve o milletin inancı!

İlk dönemde dünyayla rekabet eden,

Kişilerin değil kurumların önemli olduğu bir yaklaşımla atılan adımlar,

Sorunları ortadan kaldırmak ve Anadolu’nun gençlerinin bir bir hayallerinin peşinden gitmesi için oluşan ortam,

İktidarda kaldıkça toplumsal olarak hastalık belki de bu bizde,

Koltuğu bırakmak bir yana,

Düzeni kendimize köle zannediyoruz,

Ve, bir süre sonra içimizdeki canavar ortaya çıkıyor,

Ben, ne dersem o olacak,

Ben, yaptım,

Ben, belirledim,

İtiraz etmeyin,

İtaat edin!

28 Şubat yaşanırken ortaokulda İmam Hatip’te okuyordum.

Başörtüsüne uzanan eller kırılsın diye çocuk olan bizler Cuma namazları çıkışında mitinglere katılıyor,

Kat sayı engeline karşı mücadele ediyorduk.

Eh be kardeşim!

Biz, o dönem çocukken cop bile yemeği hatta yanımda hemen sınıf arkadaşım Oktay’ın yediği copla kolunun kırılmasına bile şahitlik ettim.

Ne içindi çocukken bile verdiğimiz mücadele,

Ne ben sana karışayım,

Ne de sen bana karış içindi!

Yıl olmuş 2022 28 Şubat’ın mağdurları geminin yönetimini devralmış yaşadıkları günleri unutmuş intikam alma duygusuyla topluma aynı yaklaşımı sergiliyorlar.

Ne oldu iptal ettiniz festivalleri bir bir,

Bunlar sarhoş dediniz,

Bunlar ahlaksız dediniz ne oldu?

Sana ne kardeşim!

Sana ne!

Sen, ne zaman ilah oldun da insanları yargılamaya başladın!

Bastırdıkça, iptal ettikçe daha mı iyi olacak zannediyorsun!

İnsanlar benim istediğim gibi mi yaşayacaklar diye düşünüyorsun?

E zamanında sana yaptıklarında sen öyle mi yaşadın?

Yaratıcı dışında hiçbirimizin bir diğerinin tercihlerine ve yaşama özgürlüklerine karışma lüksümüz yok!

Muhafazakar iktidarım yasaklarım demekle olmuyor,

Evinizdeki çocuklarınız bile sizin yaptıklarınıza tahammül etmiyor,

Sizden utanıyorlar,

Bakın bunu öylesine yazmıyorum,

Çocuklarınızı tanıyorum,

Bakış açılarını biliyorum.

Dünya uzayda yaşam kurmaya çalışıyor,

James Webb teleskopu uzayın derinliklerinden gönderdiği her kareyle insanlığın gelişim sürecine katkıda bulunuyor,

Siz hala özgürlükleri kısıtlama ve insanların birbirleriyle uğraşmasının peşindesiniz!

Evet aynı gemideyiz!

Ama bu gemi kimsenin babasının malı değil,

Herkes birbirinin özgürlük sınırlarına saygı duymak zorunda,

Bırakın kendi kendinizi kandırmayı,

Kardeşim Teknofesti Devletin imkan ve paralarını kullanarak yapıyorsan,

İptal edilen her biri festivale de destek olmak zorundasın.

Karıştığın, müdahale ettiğin vakit beyni zaten dolu olan gençliğin üretimden ve gelişimden daha fazla katkıda bulunuyorsun!

Seçilmiş olmak sistemi istediğin gibi şekillendirme ve yönlendirme hakkını kimseye vermiyor,

Bugün olmasa yarın ecel gelecek o vazgeçilmez görünenler gibi toprağın altına gittiğinde ne hesap vereceksiniz!

Allah’ım ben senin adına karar verdim dediğin anda alacağın cevabı bilmiyor musun?

Bastır bastır nereye kadar!

Aynı gemideyiz ve geminin bir türlü istikameti belirli bir şekilde gitmesine müsaade edilmeyen,

İnsanların yaşadıkları yaşamlardan hiçbir şey anlamadıkları dönemlere bir de bizimkini dahil ediyorsunuz!

Toplumsal bir körlük yaşıyoruz,

Beyaz Zambaklar Ülkesinde anlatılan Finlandiya hikayesi gibi bir hikaye mümkün.

Yeter artık,

Ben, Oğlum Atlas’a sizin mirasınızı değil,

Ötekileştirilmediği,

Sırf kendisi birey olduğu için hakkının yenmediği,

Adalete güvendiği,

Hukuka inandığı,

Ayrımcılığa uğramadığı,

Eşitliği yaşadığı,

Birlikte çalışma kültürü etrafında buluştuğu,

Dünyanın bilimsel gelişim sürecine katkıda bulunduğu,

Hayal kurabildiği,

Kendisini eğitim sistemi içerisinde keşfettiği yetenek ve becerileri doğrultusunda kariyer yapabildiği bir coğrafya bırakmak istiyorum.

Sizden ve sizin varlığınızdan korkmuyorum,

Yaptıklarınız karşısında susmuyorum,

İnandıklarım doğrultusunda yaşarken hiç kimsenin bir diğerinin yaşamına müdahale etmesini kabul etmiyorum,

Irk, dil ve din üzerinden yapılan siyasetin parçası olmuyorum,

Kimin yönettiğiyle ilgilenmiyorum,

Sadece her bir bireyin birey olduğu için değerli olduğu bir coğrafya hayal ediyorum.

Göreceksiniz olacak,

Millet kendi aydınlarını bir bir ortaya çıkaracak,

Tıpkı geçmişte olduğu gibi bu değişim gelecek,

İster değişimi kendiniz kabul eder insanlara saygı duymayı,

Haklarına ve özgürlük alanlarına girmemeyi kabul edersiniz,

İsterseniz etmezsiniz!

Yok Cemaat,

Yok Tarikat,

Yok benim Sivil Toplum Kuruluşlarım,

Yok benden olanlar,

Yok kardeşim böyle bir şey yok.

Senden olan da olmayan da bir bütün.

Biz, yapalım siz de susun.

Bakın hiçbir etiketim olmadan yani siz bana bir etiket vurmadan karşınıza çıktım bir bir ne varsa tek tek söyledim.

Kınama cezası verelim,

Korkutalım!

Yok şunu yapalım,

Yok bunu yapalım,

Haydi meydan sizin,

Buyurun yapın,

Ben, yanlışsam kabul edeyim,

Diyeyim ki ben haksızdım,

Yok kardeşim yapamazsınız,

Çünkü yeni nesli,

Bugünün gençlerini anlamıyorsunuz,

Yarının çocuklarını nasıl anlayacaksınız?

Bu kafa ve yaklaşımla en büyük korkum ne biliyor musunuz?

Yarın gelecek olanın da bir süre sonra tercine intikam yaklaşımıyla özgürlükleri kısıtlaması bir döngü içerisinde bizi tüketenlerin bizim çocuklarımızı da tüketmesi.

Yastığa başınızı koyduğunuz da bir düşünün,

Bu memleketin çocuk ve gençlerinin başkalarının oyunları ve iktidar mücadeleleri arasında bencilce yok edilmesine müsaade etmeyin.

Her bir göz yanındakinin gözünü açarsa bir Finlandiya hikayesi mümkün!

Yoksa bu gemi zaten su alıyor,

Aşağıda boğulanları İsmail Devrim’i, Emine Ablanın çığlıklarını sadece yukarıda olanlar yükselen müzikten dolayı duymuyor,

Emin olun bu su her kata çıkar ve hepimizi boğar!