13 Aralık 2016 Salı

Halep!

Halep,

Kaç kilometre?

Ankara'ya 762,

Hakkari kaç kilometre?

Ankara'ya 1394,

Peki ya Kilis'e kaç kilometre sadece 67,

Hani şu televizyonlarda her gün izlediğimiz Halep var ya bize binlerce kilometre uzak görünen senin, benim, onun bizim yaşadığımız şehirlerin hepsine çok yakın,

Günlük yaşamda her gün kat ettiğimiz mesafelerle Kilis'ten Halep'e sen, ben hepimiz gidip geliyoruz zaten,

Uzak zannediyoruz,

Çok uzak,

Ekranlar insanlığın yaşamına girdiği günden beridir zaten her şey çok uzak,

Ama aslında uzak görünen her şey o kadar çok yakınki hepimize...

Bugün her şeyi uzaklaştıran ekranlardan izledik. Bir amca bağırıyordu, haykırıyordu; "Halep'te insanlık ölüyor, açız aç" diyordu ama ekranların başında bizler o kadar uzaktan izliyorduk ki,

Sanki onlar başka bir gezegende yaşıyor,

Bizler bambaşka bir gezegende...

Bize uzak görünen hızla bizi de içine çekiyor,

Hatırla!

İlk Halep'te olaylar nasıl başlamıştı,

Bizim şu içinden geçtiğimiz zamanlarda olduğu gibi önce insanlar canlı bombaya dönüşerek kendilerini patlatmışlardı, sonra katliamlar dizisi, sonra köşe başlarında fırsat bekleyen yedi başlı ejderhaları birbir ortaya çıkıp yaşlı, kadın, çocuk, genç acımaksızın önlerine ne çıktıysa katletmişlerdi...

Peki ya biz ne yapmıştık,

Uzaktan ekranlarımız başından evlerimizden izlemiş, sonra haberler bitince sırtımızı dönüp uyumuştuk...

Halep!

Günlük yaşamımızda kat ettiğimiz mesafe kadar bize yakın olan Halep!

Alev alev yıllardır yanıyor,

Bana, sana, ona yani bize benzeyen insanlar ölüyor,

Çağın en büyük afyonu ekranlarımız aracılığıyla sadece uzaklaştırıyoruz,

Aslında hepimiz yakınız,

Sabah olacak hepimiz unutacağız o ekranların uzaklaştırdığı amcanın haykırışlarını,

Ve, uzaklaştıran ekranlar bir daha göstermeyecekler onu,

Neden? 

Çünkü güncelliğini yitirmiş olacak...

Hepimiz aldanıyoruz,

Masal ejderhalarının  ekranlarına aldanıp yanılıyoruz,

Farkında değiliz hanelerimizin içindeki ekranların hepsi masal ejderhalarının...

Ne diyordu haberin devamında 100 kadar çocuk mahsende mahsur bir şekilde bekliyorlar,

Neyi?

Ölümü,

Ve, emin olun bir çoğu ölecek yedi başlı ejderhalar hiçbirimize onların öldüğünü iletmeyecek,

Bir bir ölecekler,

Sonra sayıları yüz, bin, on bin olacak ama biz her birinden habersiz olacağız...

Halep!

Kilis'e sadece 67 kilometre uzaklıkta olan Halep! 

Yıllardır; benim, senin, onun din kardeşi dediğimiz insanların katledildiği Halep!

Dini bile bir tarafa bırakabilirim "insan" olarak kardeşlerimizin katledildiği Halep!

Çığlıklar çığlığa karışıyor dün, bugün 44 canı toprağa veren Türkiyemiz ile Halep'in ne farkı var ki...

Anadolu'nun bir parçası değil mi Halep?

Asırlarca aynı çatı altında yaşamadık mı?

Her birinin akrabaları yok mu yaşadığımız coğrafyada ya da bizim akrabalarımız yok mu oralarda?

Var!

Yedi başlı ejderhaları önce uzaklaştırdılar,

Şimdi daha çok uzaklaştırmaya çalışıyorlar,

İstedikleri onlara çanak tutmamız,

Kendi içimizde parçalanmamız,

Sonra dalacaklar aramıza kadınlarımıza ganimet gözüyle bakacaklar, çocuklarımızı tehdit olarak görüp katledecekler, gençlerimizi sürgün edecekler, geriye kalanları da bir bir yok edecekler...

Yok! Burası Türkiye olmaz deme...

Emin olun Suriyedekiler de bizden farksız değildi,

Peki ya gelinen nokta?

Kimler var orada?

Ya ekranın başına oturup hep birlikte uzaktan izleyeceğiz ya da hep birlikte yedi başlı ejderhaların yaşadığımız coğrafyaya musallat olmasını engelleyeceğiz....

Kararı verecek olan Biz...

Ekranlara karşı bir duruş ortaya koyma zamanı geldi,

Ve, geçmek üzere,

Suriye'den kaçanların en azından bir Türkiyesi vardı,

Doğrusu bizim kaçacak neremiz var onu da bilmiyorum....

Bir çığlık gibi yükseliyor Halep'teki amcanın sesi; "Burada katliam var, açız aç" o amcanın yerine kendini koy, çocuklarını, ananı, babanı, sevdiğini düşün...

Zor çok zor...

Ne yapalım Amca ekranlardan bakıyoruz ve Allah yardım etsin diyoruz,

Umarım Allah böyle dediğimiz için bize de yardım eder...

12 Aralık 2016 Pazartesi

Bizim Anadolu Köyü; Göçeri...

Göçeri,

İşi olmayanın yolunun düşmeyeceği tam bir Anadolu köyü,

Benziyor Anadolu'nun köyleri birbirine hepsinde var ortaklık, bir köşede kendi halinde giden yolculuk hikayeleri var...

Önce irili ufaklı tepeleri bir bir aştık,

Sonra Hüyük'e vardık,

Her yerden yükseliyordu Sela sesleri,

Sonra vardık Göçeri'ye,

Üst üste koyulmuş taşlardan yapılmış evler,

Bomboş sokaklar,

Herkes toplanmış cennet yeşili evin önünde,

Kimseden çıkmıyor ses,

İçeride yaşlı bir dede oturuyor öylece Anadolu insanının erdemli duruşuyla,

Gelenlerin elini bir bir sıkıyor,

Sonra evin içinde bir amca söz alıp,

Bir gün önce aradı ve Ankara'yı özledim dediğini söyledi,

Sanırım bu sözcükler yıllarca gitmeyecek kulağımdan ve takip edecek beni öylece,

Gencecik bir insan,

Adı; Oğuzhan Duyar,

96 doğumlu daha 20 yaşında,

Polis,

Kanlı saldırıda hayatını kaybeden bir Anadolu aslanı,

Beklerken bir bir gelmeye başladı Anadolu insanları,

Birler bin oldu,

Binler on bin,

Ne adım atacak yer kaldı,

Ne de sığınabilecek bir köşe,

Saklanıp bir köşede üç beş damla gözyaşı akıtayım dedim,

Yok bulamadım,

Sonra herkes gibi akmaya başladı ortalık yerde gözyaşları...

Korkunç bir dönem,

Bir bir Anadolu'nun çocukları ölüyorlar,

Ve, gerilerinde gözyaşlarını yüreklerine akıtan insanlar bırakıyorlar,

Yedi başlı masal ejderhaları sarmışlar etrafımızı,

Bir bir alıp götürüyorlar içimizdeki Can'ları ve her seferinde daha fazla insanın canı yanıyor,

Cennet yeşili evin içinde bekliyorken dedesi,

Sessizliğin içinde göründü Oğuzhan,

Ve, o an bir anda sabah beri sessiz Göçeri bir anda feryada teslim oldu,

Kimse kimseyle göz göze gelmiyordu herkes başını öne eğmiş ağlıyordu...

Sonra dedesi indi cennet yeşili evin deniz mavisi korkuluklarla çevrilmiş merdivenlerinden,

O erdemli duruştan değişen hiçbir şey yoktu bir eve bakıyordu, bir Oğuzhan'a,

Sanırım torunuyla geçirdiği zamanların birbir hepsini gözünün önünden geçiriyordu...

Tanımıyordum Oğuzhan'ı belki şehit olmasa hiç varlığından bile haberdar olmayacaktım,

Aslında sende tanımıyorsun,

Hiçbirimiz tanımıyorduk,

Bugün tanıştık,

Sanki yıllardır tanıyormuş gibi,

Bekledik, karışıldık,

Ve, sonra uğurladık...

Sonuç; Anadolu'nun köyleri birbirine çok benziyor, hangi coğrafyaya giderseniz gidin bu ülkede bu duyguların aynısını yaşarsınız... Oğuzhanların ismi değişir, Ahmet, Mehmet, Mustafa olur ama hissettirdikleri değişmez... Ana her yerde ana, baba her yerde baba, evlat her yerde evlat... 

Gün boyu kalbimden, zihnimden geçen ve dilimden dökülen hep aynıydı bu ülkede, bu coğrafyada gencecik masum bizim Anadolu çocuklarının ölümüne neden olan kim varsa, savaşı ölümleri kim planlıyor ve neden oluyorsa Hak helak etsinde Anadolu çocukları olarak zaten öleceğimiz bir dünyada bize ait zamanı böyle acılarla geçirmeyelim...

İnsan; kıymetli, çok kıymetli bir varlık ve insanın insanlığının kıymetini bilmesi gerek...

Böyle işte karmaşık bir psikolojiyle geçen bir günün ardından düştük yola istikamet bizim anadolu köyü Göçeri'den Ankara'ya...

5 Kasım 2016 Cumartesi

Eğer küçük bir şehirde başlamışsanız hayata en büyük sermayeniz aile olmaktır...

Tokmağın davula dokunmasıyla başladı küçük serçenin dalların arasına gizlenmiş yuvasından uçmaya başlaması,

Yıllardır gizemli bir şekilde saklandığı yuvanın içindeki eşsiz duruşu ilk defa görünmüştü yuvanın dışındakilere,

Bir tarafı Şeyhlere bir tarafı Beylere dayanan geniş bir aile yapısı olsa da çekirdek, küçük bir yuvaydı bizimkisi,

Kendi içinde birbirleriyle kurmuş olduğu bağlarıyla güçlü olan ve hep birlikte olmayı becerebilmiş olan bir aileydi.

Tokmağın sesine karışan zurnanın sesiyle birlikte gökyüzünde yükselmeye başlamıştı serçe,

Herkesin bakışlarını üzerinde toplayan bir yükselişle bulutların üzerine doğru tırmanıyordu,

Tıpkı Richard Bach’in Martı Jonathon hikayesinde anlattığı meraklı bakışların arasında yükseliyordu gökyüzündeki güneşin ışıltısını kıskandırırcasına,

O an işte aynı çatı altında yıllardır geçen zamanın tümü film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı.

Adı; Evin'di ve bizim hanenin içindeki aşkın karşılığıydı,

Hani Aşk kavramını bir aile içerisinde yeşerten, birlikteliği güçlendiren güzellikti,

Babam koymuştu Melike isminin yanına Evin'i ve kelime anlamı gibi eşsiz bir timsali olarak herkesten daha kıymetli olmuştu hepimiz için,

Hani herkese değer verirsin,

Ama yaşamın içerisinde en değerlin vardır ya yaşamına sonrasında kim girerse girsin hep en değerlin olarak o kalır,

Babamın belki de çocukluğumuzun popüler çizgi filmi olmasından dolayı kullandığı ama özel olduğunu hissettiren bir seslenişi vardı,

Şirinem diye fısıldardı,

Ve, her fısıldadığında şirinler filmindeki diğer şirinler gibi bizde odaklanırdık ona,

Aramızda sadece 2 yaş vardı,

Belki de bu yüzden çoğu zaman abi abla ilişkisinden çok çoğu zaman iki arkadaş, sırdaş olmayı becerebildik,

Ama ister istemez yaşadığımız coğrafyanın hamurumuza kattığı duygularla erken yaşlardan itibaren koruyucu bir role büründük birlikte toplarken yaşamın içinde hikayeleri,

Birlikteliğin hikayeler toplamak olduğunun hep farkındaydık,

En çok da bu yüzden yaşama hep anlamlar yüklemek için çabaladık,

Sonrasında yüklediğimiz anlamlarla hikayeler topladık,

Biraz bizden biraz ondan bazen annemizin toprağı Simsor’dan,

Bazen babamızın toprağı Boran’dan,

Bazen yaşadığımız şehir Bingöl’den,

Bazen de birlikte çıktığımız seyahatlerle Türkiye’nin farklı illerinden,

Ve, dünyanın farklı şehirlerinden ama hep hikayeler toplayan bir yolculuktu bizimkisi...

Önce tokmak davula dokundu bu gece,

Sonra eşsiz güzelliğiyle içeri girdi Evin,

Salona girdiğinde sanki bir tek o ve ben varmış gibi,

Gözümden damla damla gözyaşları defalarca akıverdi,

Bir kadının en eşsiz güzelliğini aldığı andı beyaz gelinliğinin içine girdiği an,

Ve, Melikemde o anın içindeydi tam,

Gözbebeklerinin derinliğindeki eşsiz gülümse o kadar çok gün yüzüne çıkmıştı ki;

Bakan herkesi kıskandırırcasına kendisini gösteriyordu.

Yerimde zaten normalde duramayan biriyimdir tanıyanlar bilir,

Bu gece sığamadım o koca salonun içine....

Eğer Bingöl gibi ülkemizin küçük bir Anadolu şehrinde yaşama başlamışsanız en büyük sermayeniz aile olmayı becerebilmektir,

Eğer aile olmayı becerebilirseniz dünyanın bütün şehirlerini de size verseler tutmaz o küçük Anadolu şehrinin yerini,

Çünkü içinizde ‘ben’ duygusu o kadar büyük güçle ezilir ki yerini hızla ‘biz’ duygusu alır,

Hikayenizin içindeki hikayelerin çoğunu ‘biz’e ait hikayeler oluşturur,

Dünyanın neresine giderseniz gidin çocukluğunuza dair ilk hatırladığınız günlerden itibaren topladığınız bütün hikayelere dokunursunuz...

Bu gece biz’e ait hikayelerden birini daha topladık,

Bizden olan insanlarla birlikte hikayelerimizin arasına yeni bir hikaye kattık,

Belki aradan yıllar yine geçecek sonra yine bir araya geldiğimizde hikayelerimizi anlatırken mutlaka Evin’imizin dalların arasına gizlenmiş yuvasından eşsiz bir şekilde yükselişini hatırlayacağız...

Babam gözbebeklerine bakarken Şirinem diyordu,

Annemin gözlerinde küçüklüğünden beri hepimizin zihnine kazıdığı; ‘kızdır nazdır bin altın azdır’ sözlerindeki kızına verdiği o eşsiz kıymet gözlerine yasımıştı,

Evimizim en küçüğü biriciği Kadirimizin gözlerinde sığınaklarından biri olan ablasının yuvasından uçmasına dair hem hüzün hem mutluluk vardı,

Benim gözlerimde ise Melike Evin’in ismindeki Evin timsali sadece Aşk vardı...

Önce tokmak dokundu davula sonra derinden eşlik etmeye başladı davula zurna,

Ve, bir Anadolu hikayesi daha yolculuğa çıktı,

Bize düşen ise dilimizden söylediğimizin çok daha fazlasını kalbimizden dilemek oldu.

Sonra hep birlikte gökyüzüne baktık ve tüm bakışların arasında minik serçe büyüyerek yükselmeye devam etti,

O büyüdükçe kalbimizdeki neşe attı...

Melikem ve Erman Rabbim bu geceki gibi hep yüzlerini güldürsün...

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Darbe ve sonrası...

15 Temmuz,

Akşam saat 21.00 civarı,

Ankara’nın üzerinde uçak sesleri,,

Garip bir şeyler olduğu belli,

Ama ne olduğunu anlamak zor...

Telefonumu elime alıp twitter’a baktığımda ilk gözüme ilişen haber Yeni Şafak Gazetesinin ‘’Darbe Girişimi’’ haberiydi.

O an elim ayağım tutmaz olmuştu,

Çünkü çocukluk döneminden itibaren 80 Darbesi ve Kenan Evren’in bıraktığı izleri dönemi yaşamasa da zihninde yaşayan bu ülkenin gençlerinden sadece bir tanesiydim.

Belgesellerden izlediğimiz o korkunç darbe bu sefer üzerimize doğru geliyordu,

Ve, yarın sabah ne olacak belli değildi,

80 dönemini yaşamış olanlar öncelikle çıktılar meydanlara çünkü 80 darbesinin nasıl bir korkunç dönemi başlattığını en iyi onlar biliyorlardı,

Çocuklarının yaşadıklarını yaşamamaları için bir bir kendilerini attılar tankların önüne,

Sonrasında darbeye direnen bedenler bir bir aktılar meydanlara,

Korkunç bir geceydi sabah olmadı,

Evim hemen Meclisin arka tarafında olduğu için geceyi mahallede geçirdik,

Ve, mahallenin kaldırımları adeta bombalarla sallanıyordu...

Korkunç bir kaç günü toplum olarak geçirdik ve geçirmeye devam ediyoruz,

Kaç gündür hep twitter üzerinden yazıyorum bir şeyler ama facebook’tan da bir şeyler yazıp öyle meydana inmek istedim bu gece,

Bugün sosyal medyada darbeye karşı suskun olan veya sesini yükseltenlerin arasından sıyrılarak yazıyorum bunları...

Bugün darbe amacına ulaşmış olsaydı ne olacaktı biliyor musunuz?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti,

Yani bizim olan devletimiz askeri vesayet altına girecek ve ertesi sabah bir bir insanlar evlerinden alınacak,

Götürülecek,

Ve, kim bilir kaçımızdan haber alınmayacaktı,

Biz’den birileri aramızdan eksildi 208 kayıp verdik darbe girişiminde,

Emin olun darbe amacına ulaşmış olsaydı kat kat fazlası olacaktı...

Ben nesli aslında darbenin çocuklarıyız,

Çünkü hemen darbe döneminin akabinde 80’li yıllarda hayata gözlerini açmış,

Ve, darbe döneminin sonuçlarının arasında çocukluğunu,

Adına çocukluk denirse tabi yaşamış kişileriz...

Korkunç bir şey darbenin çocukları olmak,

Daha çocukluk yıllarından itibaren korkunç travmalara ve korkulara neden olan bir yaşamın içine sokuyor insanı...

Yıl 2016,

80 darbesinin üzerinden 36 yıl geçmiş Türkiye tam yeni doğmuş ben’den sonraki neslin zihnindeki darbe travmasını atmaya çalışıyor,

Yeni bir darbe girişimi daha geliyor,

Ve, ben neslinden sonraki neslin çocukluğundan itibaren bütün yaşamını teslim almaya çalışıyor,

Korkunç bir şey bu...

Bizi darbeden koruyan tek şey; hızla yakaladığımız millet olma bilinciydi,

Darbelerin bir daha bu coğrafyaya uğramamasını sağlayacak olan yine bizim millet olma bilincimiz olacak,

Bugün darbenin artçıları,

Tehlikeleri,

Vs, bir çok şeyden bahsediliyor,

Bunları İnşallah millet olarak atlatacağız...

Ama sonrasında ilk reform hareketi eğitim sisteminde ve eğitimle ilgili tüm kurum ve kuruluşlarda başlamalı,

Çünkü aramızda gezip de kendi vatandaşına kurşun sıkabilecek kadar canavarlaşabilen insanların yetişmesini sağlayanın temelinde eğitim ve onların eğiticileri var...

Bir insanın bu kadar korkunç bir canavara dönüşme süreci bütün boyutlarıyla ele alınmalı...

Yapacak çok işimiz var biliyorum,

Ama bugün, yarın ve belki de yarından sonraki gün yapacağımız şey; meydanlarda olmak olacak,

Sokakları terk etmeyeceğiz,

Çünkü bizden olan, bize benzeyen ama içindeki canavarı saklayan insanlar nereden nasıl çıkacaklar ortaya bilmiyoruz,

Ve, ortadan çıkmayacaklarına emin olduktan sonra evlerimize dönmeliyiz...

Korkunç bir şey bu kendinden olan insanlardan gelecek bir tehlikeyi beklemek,

Ve, onları düşman olarak görmek,

Ve, asıl korkunç olan da bundan sonraki yaşamımız boyunca bu insanlara tıpkı Kenan Evren ve cuntasına olduğu gibi biz ve bizden sonraki nesiller lanet edecekler,

O lanetin içinde boğula boğula ölüme gidecekler,

Ve, öldükleri gün herkes tek bir ağızdan hakkımı helal etmiyorum diye hakka haykıracak...

Şimdi meydanda nöbet vakti,

İyi akşamlar...

Ahmet K.

28 Haziran 2016 Salı

Kul...

Kul…

Yaratıcı bilemediğimiz kadar eski bir zamanda yarattı;

Beni,

Seni,

Onu,

Ve, bizden önceki bize benzeyenleri...

Bizler sonsuz kudretin bir yansıması olarak yaşıyoruz yaşamlarımızı,

Adeta birer gölgesi gibiyiz zamanın,

Yansıyan güneşin ışıklarıyla birlikte başlıyor yaşamlarımız her sabah aynı ritüelde,

Sonra her gece hep birlikte uyuyoruz sonsuzluk uykusuna,

Ta ki yeniden güneş doğuncaya kadar bu devam ediyor böyle...

Uzun bir süredir bu ülkede güneş doğmuyor,

Ve, bizler gecenin sonsuzluğunda uyurken,

Dünyanın içinde yedi başlı masal ejderhaları kol geziyor,

Ve, her gün farklı bir yerden vurarak insanları uykusunda avlayıp katletmeye devam ediyorlar,

Bize benzeyen varlıklar gibi görünse de özünde her gün katliamları gerçekleştirenler yedi başlı masal ejderhalarından başkası değil...

Bu uyku hali devam ettiği müddetçe de devam edecek yedi başlı masal ejderhalarının katliamları,

Ve, bir sabah uyanmak istediğimiz de belki biz de uyanamayacağız...

Korkunç masal ejderhalarından bir tanesi bizimde canımızı almış olacak...

Gecenin karanlığında sessizliği dinlemeye çalışırken bir anda yükselen ses ile birlikte bu sefer 28 Ben’den parça ayrıldı aramızdan,

Ve, Ben’den parçalanmış bir şekilde yaşamına devam edecek olan yaralı bedenler...

İsimlerini bilmiyoruz ölenlerin,

Kim olduklarını,

Nereli olduklarını,

Ama hepimiz endişeliyiz,

Çünkü hepimiz kullanıyoruz canavarın kendini gösterdiği havalimanını,

Her gün ya biz geçiyoruz oralardan ya da bizden birileri ama sürekli hepimiz oradayız,

Ve, bu sefer canavarın kendini gösterdiği yer öylesine bir cadde, sokak değil,

Bu sefer hepimizin içinde patlattı kendini,

Sabah uyandığımızda öğreneceğiz orada ölenlerin isimlerini,

Aramızdan ayrılanları,

Belki ateş beni yakacak,

Belki de seni yakacak...

Ama bugün değilse de bu ateş böyle yanmaya devam ettikçe,

Ve, bizler uyudukça bir yerlerde bizi de yakacak...

Usulca sormalısın kendine bu gece,

Konuşmalısın kendinle,

Tam da bu gece,

Orada ölenlerin isimlerinin kim olduğunu düşünmeden sormalısın kendine,

Bu ülke kimin?

Bu ülkede yaşayan insanların büyük bir güvencesi mi var da bu kadar rahat çoğu zaman anlamakta güçlük çekiyorum...

Benim bilmediğim bir gerçek mi var?

Akşam işten çıktıktan sonra her zamanki oturduğumuz mekana geldim...

Gençlerin, büyük çoğunluğunu üniversite gençliğinin oluşturduğu 7-8 mekandan oluşan bir pasaj,

Bütün mekanlar ağzına kadar dolu,

Ve, her yerden canlı müzik sesleri yükseliyor,

Yıllardır gençlik çalışmalarıyla ilgileniyor olsam da bu gece bu ülkenin gençliğini tanıyamadım,

Sanki ilk defa gençlik denen kavramla karşılaşmış gibi yabancı hissettim,

Çünkü bir kaç saat öncesinde bu ülkede canlı bomalar kendini patlatmış,

Masum, oradan hepimizin geçtiği gibi geçmekten başka suçu olmayan insanlar ölmüşken,

Gençlerin sesleri yükselmeye ve hep birlikte çığlıklar atmaya,

Şarkılara eşlik etmeye devam ediyorlardı,

Saat gece yarısını çoktan geçti ve hala çığlıklar yükselmeye devam ediyor...

Korkunç olan İstanbul’da haince katliamın gerçekleşmesiyken,

Daha korkunç bir gerçek benim yıllardır gençlerle çalışıyor olmama rağmen ilk defa karşılaşmış gibi yabancı hissettiğim gençlik...

Korkunç bir gece,

Ve, bu korkunçluğun görünen yüzü yedi başlı masal ejderhaları olsa da asıl görünmeyen yüzü bizim içimizdeki yedi başlı masal ejderhalarından daha korkunç olan duyarsızlık daha ağır tabirle kalpsizlik...

Biz, uyumaya devam ettikçe kol gezecekler aramızda patlayarak içimizden birilerini eksiltmeye devam edecekler...

Klavyemin başına oturduğumda ilk sözcüğümdü ‘’kul’’ çünkü yaşama hepimiz özünde kul olarak geldik,

Yaratıcı bizlere ‘’kul’’ olmakla beraber vicdanı, duyarlılığı, birlikte yaşamayı, paylaşmayı, inanmayı, adaleti, eşitliği vermişken bizler ‘’kul’’ olmak kelimesini unuttukça vicdanımızı kaybettik,

Birlikte yaşamayı unuttuk,

Paylaşmak yerine ben odaklı yaşamak dedik,

Sadece kendimizin inandığını önemli gördük,

Benim adaletim düşüncesine kapıldık,

Ne eşitliği diye sesimizi yükselttik,

Sonrasında bölündükçe bölündük,

Parçalandık,

Ve, şimdi daha çok parçalamak için uğraşıyorlar ‘’kul’’ olduklarını unutanlar...

Bu aslında ‘’kul’’ olan ile ‘’kul’’ olduğunu unutan arasındaki savaş,

Ya kul olan galip gelecek ya da kul olduğunu unutan ve unutturanlar...

Usulca yükselttim kalbimin sesini bu gece,

Çünkü Allah en çok kalplerden yükselen sesi duyuyordu,

Tüm insanların işitmediği sesi işitiyordu,

Ya Rab! Kul olana bu acıyı çektirme...

Bir yerlerden başlamak , 

Duanın ötesine geçmek,

Ve, içimizdeki yedi başlı masal ejderhalarının korkunç katliamlarının önüne geçmek için uyanmak gerekiyor...

Biz, uyumaya devam ettikçe,

Birilerinin içimizden eksilmesi devam edecek...

Sabah olacak,

Ben, klavyenin tuşlarına dokunurken 31’e ulaşan ölü sayısı belki de çok daha fazla yükselecek,

Ama uyandığımızda hiçbir şey olmamış gibi yaşamımıza devam etmek,

Ya da bir kaç gün sonra yaşananları geçmişte yaşadıklarımızı unuttuğumuz gibi unutmak bizim için yeniden uykuya teslim olmak demek...

Ve, mesele uykudan uyanmak,

Sonra bir bir etrafımızdaki uyuyanları uyandırarak çoğalmakla ancak çözüme ulaşacak,

Yoksa içimizde dolaşan ama kim olduklarını sadece patladıklarında öğrendiğimiz canavarlar patlamaya ve yok etmeye devam edecekler...

Ve, gerçekten bu ülkeden başka gidecek yeri olanlar için sorun yok,

Mesele ben ve bu ülkeyi asla terk etmeyi düşünmeyen,

Gidecek başka yeri de olmayanları ilgilendiriyor,

Gerisine iyi uykular!

8 Mart 2016 Salı

8 Mart.

8 Mart,

Şiirin yüceltilenidir Kadın,

Hep ulaşılmaz olandır,

Sonsuz manalar yüklenendir,

Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur,

Habil ile Kabil’in mücadelesindeki ilk kanın döküldüğü günde bile yüceleştirilen kadının paylaşılamaması vardır,

İnancın özünde de yaratıcı tarafından kadına verilmiş olan kutsal bir değer vardır...

Beyrutlu yazar Khalil Cibran 18 yıl boyunca görmeden kalbinde yaşattığı kadını yazdığı mektuplarıyla ölümsüzleştiriyor,

Praglı Franz Kafka Milena’ya yazdığı mektuplarla aşık olduğu kadını asırlar sonrasına taşıyor,

Salvador Dali’yi eserleriyle ölümsüzleştiren, paha biçilmez sanat eserlerinin ortaya çıkmasını sağlayan eserlerinin derinliğine gizlediği kadın ve o kadına duyduğu aşktır,

Ahmet Hamdi Tanpınar yanında olmayan kadına dair arayışlarını şiirine yansıtarak ilhamını yine kadından almıştır,

Şairlerin, edebiyatçıların dünyasına girdiğiniz vakit ölümsüzleştirenin ve kendisinden sonraki çağlara ulaşmasını sağlayanın hep kadın olduğunu görürsünüz...

21. yüzyıla geldiğimizde geceden beridir alışveriş merkezleri ve mağazalardan gelen ‘Yaşasın Kadınlar’ mesajlarıyla mail kutuları ve cep telefonlarının mesaj kutuları dolmuş durumda bu asırda şairin edebiyatçının yerini daha çok mağazalar aldı gibi...

Zamanın içinde hep derinlerde kutsallaştırılan kadının gerçek Dünya içerisindeki karşılığına baktığımızda ise korkunç bir tablo çıkıyor karşımıza,

Ne şiirdeki,

Ne edebiyattaki,

Ne de mağazalardan gelen mesajlardaki gibi durum,

Bu belki de ‘’insanerkeğinin’’ çelişkisi hayal olanın içinde ulaşılmaz olan kadını gerçek yaşamda ise geri planda tutmak ve yer vermemek için sürekli bir direniş...

İstihdam, işgücüne katılım, işsizlik, şiddet, internet kullanımı, yönetici olarak görev alma oranlarında Dünya’da hangi ülkede kadının rolü ne diye baktığımızda durum çok vahim,

Özellikle bizim bulunduğumuz coğrafyayı da kapsayan orta doğuya doğru geldiğimizde ise Bölge içerisinde yaşanan olaylarla birlikte yedi başlı masal ejderhalarından yine en çok kadınların etkilendiği görülüyor...

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü,

159 yıllık bir geçmişi olan bir sürecin başlangıcı bugün,

Tarihler 1857 yılını gösterdiğinde, New York’ta bir tekstil fabrikasında çalışan kadınlar ‘düşük ücret, uzun çalışma süreleri ve gayri insani ortama’ karşı başkaldırmışlar...

Kadınların ‘hak arama’ savaşı o tarihten beri sürüyor. New York’ta tekstil işçisi kadınların bir asrı aşkın bir süre önce, 8 Mart’ta attığı ilk adım, 53 yıl sonra, 1910’da Kopenhag’da toplanan ‘Uluslararası Kadın Konferansı’nda ‘Dünya Kadınlar Günü’ olarak ilan edilmiş.

Ama savaşılan eşitsizlikler sona ermemiş.

1975 yılında ise, 8 Mart’ın ‘Dünya Kadınlar Günü’ olarak kutlanmasını Birleşmiş Milletler de benimsemiş...

Amerikalı tekstilci kadınların yaktığı meşalenin dünyayı sarması böyle gerçekleşmiş...

Kadının elde etmeye çalıştığı coğrafyalar, sınırlar, şehirler, kültürler, inançlar değişse de hep aynı kendisine ait olan hakları kullanmak ve insan kelimesinin hem kadını hem de erkeği kapsadığının ‘insanerkeği’ tarafından da anlaşılmasını sağlamak...

Dünyadaki nüfusun %47,9’unu kadınlar oluşturuyor.

Adaletini tükettiğimiz bir Dünya’nın içinde adaleti kadın ve erkek eşit temelinde sağladığımız vakit eminim Dünya daha yaşanılabilir ve adil bir Dünya olacak...

İnsankadını eşitlik istiyor,

İnsanerkeği ise bunu içine sindiremiyor,

Sinmediği içinde bir tarafta yere göğe sığdırılamayan kadın diğer tarafta sığınacak yer arıyor...

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve özünde Kadının eşitlik arayışı içerisinde bir sembol bu vesileyle tüm Kadınları Dünya Kadınlar Günündeki haklı hak arayışlarından dolayı tebrik ediyorum...