17 Aralık 2016 Cumartesi

Sobanın ısısı...

Sobanın ısısı,

Dokunduğunda cehennem alevi hissi veren bir sıcaklık,

İçine atılan odunlarla yaklaşmaya bile müsaade etmeyen,

Her geçen saniye biraz daha kendinden uzaklaştıran bir sıcaklık,

Ve, şimdi biz o çocukluğumuzun uzaktan ısındığımız,

Yaklaşmaya çekindiğimiz sobasının içindeyiz,

Ve, keşke sadece birimiz olsak içinde,

Ben, sen, o, hepimiz içindeyiz o kara sobanın,

Bir bir düşüyoruz alevlerin arasına yanımızda en sevdiklerimizle...

Geçtiğimiz hafta İstanbul,

Bugün Kayseri,

Alıştırılıyoruz,

Bizim Göçerili Oğuzhan'ın ölümüne,

Anadolu'nun köylerinin çocuklarının ölümüne alıştırılıyoruz,

Bir bir sobanın içine düşeceğiz,

Alevlerin arasında korkunç şekillerde can vereceğiz,

Sevdiklerimizin yandığı anları izleyerek her gün dağılacağız,

Ama sonrasında alışacağız,

Çözüm unutmamak!

Hani bize ait katledilen bütün canları sahiplenmek,

Nedensiz,

Sorgulamadan,

İnsan olanın insan olana gereğini yapmak,

İnsan görünümündekiler sarmışlar dört bir yanı bizim alışmamızı,

Bize ait ölümlere alışmamızı bekliyorlar,

Biz, alıştığımız vakit her seferinde daha korkunç şekilde saldıracaklar,

Ve, bizim unutmamızdan,

Alışmamızdan cesaret alacaklar...

Düşünsene şu anda Anadolu'nun bir çok köyünde oğlu Kayseri'de olan, 

Kızı Kayseri'de olan,

Sevdikleri Kayseri'de olan evleri...

Anaları, babaları sevdikleri sabah beri telefonun başında iyi bir haber almak için bekliyorlar,

Belki birileri iyi haber alıyorlar,

Ya diğerleri...

Bu topraklarda kan akıtanlar ırka, şehre, kültüre, dine bakmıyorlar amaçları tek; öldürmek,

Kim olduğunun bir önemi Yok ölenlerin,

Mesele ölenlerin sayısının çokluğu ve geride kalanların bir bir unutması...

Unutuyoruz,

Çok hızlı bir şekilde alışıyor ve unutuyoruz,

Unutmayan ve acı çeken sadece en yakınlarında olanlar,

Bizlerde o acıları ilk gün paylaşıyor sonra yine yolumuza bakıyoruz!

Müsaade etmeyecekler,

Biz, unuttukça,

Birbirlerimizin acılarını sahiplenmedikçe,

Göçerili Oğuzhan'ın acısını her gün hissetmedikçe,

Acıları ortaklaştırmadıkça,

Bize bu coğrafyada mutlu olmaya,

Ve, gelecek nesillere mutlu bir gelecek bırakmaya müsaade etmeyecekler...

Her şeyin siyaset üstü olması gereken dönem,

İnsan olmak üzerinden olaylara bakılması gereken bir zaman dilimi,

Benden ve senden olanlar diye ayrıştırılan bir dönem değil,

Benden ve senden olanların bir olması gereken bir zaman dilimi,

Etrafımızda ayrıştıran,

Ötekileştiren kim varsa,

Bu kan onların ellerine de bulaşmış durumda,

Mesele bir tek Anadolu'nun çocuklarını katledenler değil,

Bir de o katliamlara çanak tutanlar var,

Ki bu hepsinden daha korkuncu...

Sobanın ısısını düşünmeden yaklaşıyoruz,

Sonra alevlerin arasında korkunç şekilde can veriyoruz,

Ya bu alevi söndüreceğiz ya da hep birlikte sobanın açık olan kapağından içeri düşüp yanacağız,

Halbuki ne de güzel hatıraları vardı sobanın çocukluğumuzdan bugüne taşıdığımız,

Çocukluğumuzun anılarını katlediyorlar,

Ve, hepimizi buna alıştırıyorlar...







14 Aralık 2016 Çarşamba

Dinlemek!

Dinlemek!

Ne kendime,

Ne de sana aklım erdi,

Koca bir dünyada asırlardır yaşıyoruz ne sen bana kulak verdin,

Ne de ben sana kulak verdim.

Sen söyledin ben dinlemedim,

Ben söyledim sen dinlemedin.

Sonra her seferinde seni de beni de yaratan Allah bir Peygamber gönderdi birbirimizi dinlemeyi öğretti.

Sonra Peygamber vefat edince unuttuk yine birbirimizi dinlemeyi,

Ve, aklımızı teslim ettik dinlemeden düşünmeye ve düşünmeden konuşmaya,

Son Peygamber geldi,

Ve, o da gitti,

Ardında kıyamete kadar sürecek sen ve ben birbirimizi dinleyelim diye bir din bıraktı,

Ve, sana da bana da aynı şeyleri söyledi,

Yok!

Değişen bir şey olmadı biz yine unuttuk birbirimizi dinlemeyi.

Şimdi bir hayat yaşıyoruz,

Güya ben ve sen varız yaşamda,

Her şey bana ve sana ait,

Ama ne sen mutlusun,

Ne de ben mutluyum,

Ben, benim yaşamım diyorum,

Sen, benim yaşamım diyorsun,

Asırlardır ikimizinde yaşamını birbirini rahatsız etmeden yaşayabileceği kadar alan varken dünyada,

Bir ben senin yaşamına giriyorum her şeyi dağıtıyorum,

Bir sen benim yaşamıma girip her şeyi dağıtıyorsun,

Tam ben senin izlerini sildim derken sen bir daha dağıtıyorsun,

Tam sen benim bıraktığım hasarları sildim derken ben bir daha dağıtıyorum,

İnsanlığın ilk gününden beridir devam ediyor bu.

Sen, iktidar olmak istiyorsun,

Ben, senin iktidarını yok etmek istiyorum,

Ben, iktidar olmak istiyorum,

Sen, benimkini yok etmek istiyorsun,

İkimizinde birbirimize tahammülü yok,

Her seferinde daha çok hırslanıyoruz ve birbirimize daha çok zarar veriyoruz.

Ne sen beni dinliyorsun,

Ne de ben seni dinliyorum,

Asırlardır birbirimizi dinlemediğimiz için sadece yok ediyoruz.

Her seferinde bende ölüyorum,

Sende ölüyorsun,

Ne sana kalıyor dünya,

Ne de bana kalıyor,

Birbirimizi dinlemediğimiz müddetçe de bu devam edecek böyle...

Halbuki çok basit her şey birbirimizi dinlesek o vakit her şey değişecek,

Ama bu ne senin işine geliyor,

Ne de benim işime geliyor,

Sende bende ölmeyi seviyoruz,

Çocuklarımızı yetim bırakmayı,

Eşlerimizi bir başına bırakmayı,

Analarımıza babalarımıza evlat acısı yaşatmayı seviyoruz,

Ve, bu yüzden de ya ölüyoruz,

Ya da öldürüyoruz...

Habil ile Kabil'den beridir sevemedik birbirimizi,

Ne sen beni dinledin,

Ne de ben seni dinledim,

O gün bugündür bizim birbirimizi dinlememizi sağlayan yaratıcının gönderdiği Elçilerde artık gelmeyince dinlemekten tamamen uzaklaştık. 

Seninde benimde dilimde Allah var,

Aynı şeylere inanıyoruz,

Aynı duyguları paylaşıyoruz,

Aynı kıbleye dönüyoruz,

Aynı ibadetleri yapıyoruz ama iki ayrı Allah'a inanıyor gibi birbirimizi dinlemiyoruz...

Dinlemediğimiz içinde sonuç vahim,

Her gün çok daha vahim bir hal alıyor,

Bende yanıyorum,

Sende yanıyorsun,

Bende acı çekiyorum,

Sende acı çekiyorsun...

Ne sana,

Ne de kendime aklım erdi,

Asırlardır neyi paylaşamadık ne sen anladın ne de ben anladım...

Biz, birbirimizi dinlemeyi yeniden hatırlamadıkça ne sana ait ölümler bitecek ne de bana ait ölümler...

Sonra sen ve ben yine öldükten sonra karşılaşacağız,

O gün ürperti dolu bakışlarla ikimizde kaçmaya çalışacağız,

Ne sen sığınabilecek bir yer bulacaksın,

Ne de ben....

Ya birbirimizi dinlemeyi öğreneceğiz,

Birbirimizin sesini işiteceğiz,

Ya da sırasıyla hep birlikte öleceğiz,

Bugün yaşadığımız coğrafyadaki ölümleri sende duyacaksın,

Bende duyacağım,

İkimizde duyduğumuz vakit ölümler ancak bitecek,

Yoksa böyle devam ederse Halep bir yangın yeri gibi seni de yakacak beni de yakacak.

Gel önce birbirimizi dinleyelim,

Sonra birbirimizi dinlemeyi öğretelim,

Biz, öğrettikçe sönecek yangın soluk alacak o mahsenlere sığınmış çocuklar,

Ve, rahat uyuyacak Aylan Bebek,

Senin ve benim bebeğimiz...

Sen ve ben fazlasına gerek yok İnan,

Biz birbirimizi dinlemeye başlarsak diğerleri de dinleyecekler bizi...

İşte böyle dinlemek...

13 Aralık 2016 Salı

Halep!

Halep,

Kaç kilometre?

Ankara'ya 762,

Hakkari kaç kilometre?

Ankara'ya 1394,

Peki ya Kilis'e kaç kilometre sadece 67,

Hani şu televizyonlarda her gün izlediğimiz Halep var ya bize binlerce kilometre uzak görünen senin, benim, onun bizim yaşadığımız şehirlerin hepsine çok yakın,

Günlük yaşamda her gün kat ettiğimiz mesafelerle Kilis'ten Halep'e sen, ben hepimiz gidip geliyoruz zaten,

Uzak zannediyoruz,

Çok uzak,

Ekranlar insanlığın yaşamına girdiği günden beridir zaten her şey çok uzak,

Ama aslında uzak görünen her şey o kadar çok yakınki hepimize...

Bugün her şeyi uzaklaştıran ekranlardan izledik. Bir amca bağırıyordu, haykırıyordu; "Halep'te insanlık ölüyor, açız aç" diyordu ama ekranların başında bizler o kadar uzaktan izliyorduk ki,

Sanki onlar başka bir gezegende yaşıyor,

Bizler bambaşka bir gezegende...

Bize uzak görünen hızla bizi de içine çekiyor,

Hatırla!

İlk Halep'te olaylar nasıl başlamıştı,

Bizim şu içinden geçtiğimiz zamanlarda olduğu gibi önce insanlar canlı bombaya dönüşerek kendilerini patlatmışlardı, sonra katliamlar dizisi, sonra köşe başlarında fırsat bekleyen yedi başlı ejderhaları birbir ortaya çıkıp yaşlı, kadın, çocuk, genç acımaksızın önlerine ne çıktıysa katletmişlerdi...

Peki ya biz ne yapmıştık,

Uzaktan ekranlarımız başından evlerimizden izlemiş, sonra haberler bitince sırtımızı dönüp uyumuştuk...

Halep!

Günlük yaşamımızda kat ettiğimiz mesafe kadar bize yakın olan Halep!

Alev alev yıllardır yanıyor,

Bana, sana, ona yani bize benzeyen insanlar ölüyor,

Çağın en büyük afyonu ekranlarımız aracılığıyla sadece uzaklaştırıyoruz,

Aslında hepimiz yakınız,

Sabah olacak hepimiz unutacağız o ekranların uzaklaştırdığı amcanın haykırışlarını,

Ve, uzaklaştıran ekranlar bir daha göstermeyecekler onu,

Neden? 

Çünkü güncelliğini yitirmiş olacak...

Hepimiz aldanıyoruz,

Masal ejderhalarının  ekranlarına aldanıp yanılıyoruz,

Farkında değiliz hanelerimizin içindeki ekranların hepsi masal ejderhalarının...

Ne diyordu haberin devamında 100 kadar çocuk mahsende mahsur bir şekilde bekliyorlar,

Neyi?

Ölümü,

Ve, emin olun bir çoğu ölecek yedi başlı ejderhalar hiçbirimize onların öldüğünü iletmeyecek,

Bir bir ölecekler,

Sonra sayıları yüz, bin, on bin olacak ama biz her birinden habersiz olacağız...

Halep!

Kilis'e sadece 67 kilometre uzaklıkta olan Halep! 

Yıllardır; benim, senin, onun din kardeşi dediğimiz insanların katledildiği Halep!

Dini bile bir tarafa bırakabilirim "insan" olarak kardeşlerimizin katledildiği Halep!

Çığlıklar çığlığa karışıyor dün, bugün 44 canı toprağa veren Türkiyemiz ile Halep'in ne farkı var ki...

Anadolu'nun bir parçası değil mi Halep?

Asırlarca aynı çatı altında yaşamadık mı?

Her birinin akrabaları yok mu yaşadığımız coğrafyada ya da bizim akrabalarımız yok mu oralarda?

Var!

Yedi başlı ejderhaları önce uzaklaştırdılar,

Şimdi daha çok uzaklaştırmaya çalışıyorlar,

İstedikleri onlara çanak tutmamız,

Kendi içimizde parçalanmamız,

Sonra dalacaklar aramıza kadınlarımıza ganimet gözüyle bakacaklar, çocuklarımızı tehdit olarak görüp katledecekler, gençlerimizi sürgün edecekler, geriye kalanları da bir bir yok edecekler...

Yok! Burası Türkiye olmaz deme...

Emin olun Suriyedekiler de bizden farksız değildi,

Peki ya gelinen nokta?

Kimler var orada?

Ya ekranın başına oturup hep birlikte uzaktan izleyeceğiz ya da hep birlikte yedi başlı ejderhaların yaşadığımız coğrafyaya musallat olmasını engelleyeceğiz....

Kararı verecek olan Biz...

Ekranlara karşı bir duruş ortaya koyma zamanı geldi,

Ve, geçmek üzere,

Suriye'den kaçanların en azından bir Türkiyesi vardı,

Doğrusu bizim kaçacak neremiz var onu da bilmiyorum....

Bir çığlık gibi yükseliyor Halep'teki amcanın sesi; "Burada katliam var, açız aç" o amcanın yerine kendini koy, çocuklarını, ananı, babanı, sevdiğini düşün...

Zor çok zor...

Ne yapalım Amca ekranlardan bakıyoruz ve Allah yardım etsin diyoruz,

Umarım Allah böyle dediğimiz için bize de yardım eder...

12 Aralık 2016 Pazartesi

Bizim Anadolu Köyü; Göçeri...

Göçeri,

İşi olmayanın yolunun düşmeyeceği tam bir Anadolu köyü,

Benziyor Anadolu'nun köyleri birbirine hepsinde var ortaklık, bir köşede kendi halinde giden yolculuk hikayeleri var...

Önce irili ufaklı tepeleri bir bir aştık,

Sonra Hüyük'e vardık,

Her yerden yükseliyordu Sela sesleri,

Sonra vardık Göçeri'ye,

Üst üste koyulmuş taşlardan yapılmış evler,

Bomboş sokaklar,

Herkes toplanmış cennet yeşili evin önünde,

Kimseden çıkmıyor ses,

İçeride yaşlı bir dede oturuyor öylece Anadolu insanının erdemli duruşuyla,

Gelenlerin elini bir bir sıkıyor,

Sonra evin içinde bir amca söz alıp,

Bir gün önce aradı ve Ankara'yı özledim dediğini söyledi,

Sanırım bu sözcükler yıllarca gitmeyecek kulağımdan ve takip edecek beni öylece,

Gencecik bir insan,

Adı; Oğuzhan Duyar,

96 doğumlu daha 20 yaşında,

Polis,

Kanlı saldırıda hayatını kaybeden bir Anadolu aslanı,

Beklerken bir bir gelmeye başladı Anadolu insanları,

Birler bin oldu,

Binler on bin,

Ne adım atacak yer kaldı,

Ne de sığınabilecek bir köşe,

Saklanıp bir köşede üç beş damla gözyaşı akıtayım dedim,

Yok bulamadım,

Sonra herkes gibi akmaya başladı ortalık yerde gözyaşları...

Korkunç bir dönem,

Bir bir Anadolu'nun çocukları ölüyorlar,

Ve, gerilerinde gözyaşlarını yüreklerine akıtan insanlar bırakıyorlar,

Yedi başlı masal ejderhaları sarmışlar etrafımızı,

Bir bir alıp götürüyorlar içimizdeki Can'ları ve her seferinde daha fazla insanın canı yanıyor,

Cennet yeşili evin içinde bekliyorken dedesi,

Sessizliğin içinde göründü Oğuzhan,

Ve, o an bir anda sabah beri sessiz Göçeri bir anda feryada teslim oldu,

Kimse kimseyle göz göze gelmiyordu herkes başını öne eğmiş ağlıyordu...

Sonra dedesi indi cennet yeşili evin deniz mavisi korkuluklarla çevrilmiş merdivenlerinden,

O erdemli duruştan değişen hiçbir şey yoktu bir eve bakıyordu, bir Oğuzhan'a,

Sanırım torunuyla geçirdiği zamanların birbir hepsini gözünün önünden geçiriyordu...

Tanımıyordum Oğuzhan'ı belki şehit olmasa hiç varlığından bile haberdar olmayacaktım,

Aslında sende tanımıyorsun,

Hiçbirimiz tanımıyorduk,

Bugün tanıştık,

Sanki yıllardır tanıyormuş gibi,

Bekledik, karışıldık,

Ve, sonra uğurladık...

Sonuç; Anadolu'nun köyleri birbirine çok benziyor, hangi coğrafyaya giderseniz gidin bu ülkede bu duyguların aynısını yaşarsınız... Oğuzhanların ismi değişir, Ahmet, Mehmet, Mustafa olur ama hissettirdikleri değişmez... Ana her yerde ana, baba her yerde baba, evlat her yerde evlat... 

Gün boyu kalbimden, zihnimden geçen ve dilimden dökülen hep aynıydı bu ülkede, bu coğrafyada gencecik masum bizim Anadolu çocuklarının ölümüne neden olan kim varsa, savaşı ölümleri kim planlıyor ve neden oluyorsa Hak helak etsinde Anadolu çocukları olarak zaten öleceğimiz bir dünyada bize ait zamanı böyle acılarla geçirmeyelim...

İnsan; kıymetli, çok kıymetli bir varlık ve insanın insanlığının kıymetini bilmesi gerek...

Böyle işte karmaşık bir psikolojiyle geçen bir günün ardından düştük yola istikamet bizim anadolu köyü Göçeri'den Ankara'ya...

5 Kasım 2016 Cumartesi

Eğer küçük bir şehirde başlamışsanız hayata en büyük sermayeniz aile olmaktır...

Tokmağın davula dokunmasıyla başladı küçük serçenin dalların arasına gizlenmiş yuvasından uçmaya başlaması,

Yıllardır gizemli bir şekilde saklandığı yuvanın içindeki eşsiz duruşu ilk defa görünmüştü yuvanın dışındakilere,

Bir tarafı Şeyhlere bir tarafı Beylere dayanan geniş bir aile yapısı olsa da çekirdek, küçük bir yuvaydı bizimkisi,

Kendi içinde birbirleriyle kurmuş olduğu bağlarıyla güçlü olan ve hep birlikte olmayı becerebilmiş olan bir aileydi.

Tokmağın sesine karışan zurnanın sesiyle birlikte gökyüzünde yükselmeye başlamıştı serçe,

Herkesin bakışlarını üzerinde toplayan bir yükselişle bulutların üzerine doğru tırmanıyordu,

Tıpkı Richard Bach’in Martı Jonathon hikayesinde anlattığı meraklı bakışların arasında yükseliyordu gökyüzündeki güneşin ışıltısını kıskandırırcasına,

O an işte aynı çatı altında yıllardır geçen zamanın tümü film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı.

Adı; Evin'di ve bizim hanenin içindeki aşkın karşılığıydı,

Hani Aşk kavramını bir aile içerisinde yeşerten, birlikteliği güçlendiren güzellikti,

Babam koymuştu Melike isminin yanına Evin'i ve kelime anlamı gibi eşsiz bir timsali olarak herkesten daha kıymetli olmuştu hepimiz için,

Hani herkese değer verirsin,

Ama yaşamın içerisinde en değerlin vardır ya yaşamına sonrasında kim girerse girsin hep en değerlin olarak o kalır,

Babamın belki de çocukluğumuzun popüler çizgi filmi olmasından dolayı kullandığı ama özel olduğunu hissettiren bir seslenişi vardı,

Şirinem diye fısıldardı,

Ve, her fısıldadığında şirinler filmindeki diğer şirinler gibi bizde odaklanırdık ona,

Aramızda sadece 2 yaş vardı,

Belki de bu yüzden çoğu zaman abi abla ilişkisinden çok çoğu zaman iki arkadaş, sırdaş olmayı becerebildik,

Ama ister istemez yaşadığımız coğrafyanın hamurumuza kattığı duygularla erken yaşlardan itibaren koruyucu bir role büründük birlikte toplarken yaşamın içinde hikayeleri,

Birlikteliğin hikayeler toplamak olduğunun hep farkındaydık,

En çok da bu yüzden yaşama hep anlamlar yüklemek için çabaladık,

Sonrasında yüklediğimiz anlamlarla hikayeler topladık,

Biraz bizden biraz ondan bazen annemizin toprağı Simsor’dan,

Bazen babamızın toprağı Boran’dan,

Bazen yaşadığımız şehir Bingöl’den,

Bazen de birlikte çıktığımız seyahatlerle Türkiye’nin farklı illerinden,

Ve, dünyanın farklı şehirlerinden ama hep hikayeler toplayan bir yolculuktu bizimkisi...

Önce tokmak davula dokundu bu gece,

Sonra eşsiz güzelliğiyle içeri girdi Evin,

Salona girdiğinde sanki bir tek o ve ben varmış gibi,

Gözümden damla damla gözyaşları defalarca akıverdi,

Bir kadının en eşsiz güzelliğini aldığı andı beyaz gelinliğinin içine girdiği an,

Ve, Melikemde o anın içindeydi tam,

Gözbebeklerinin derinliğindeki eşsiz gülümse o kadar çok gün yüzüne çıkmıştı ki;

Bakan herkesi kıskandırırcasına kendisini gösteriyordu.

Yerimde zaten normalde duramayan biriyimdir tanıyanlar bilir,

Bu gece sığamadım o koca salonun içine....

Eğer Bingöl gibi ülkemizin küçük bir Anadolu şehrinde yaşama başlamışsanız en büyük sermayeniz aile olmayı becerebilmektir,

Eğer aile olmayı becerebilirseniz dünyanın bütün şehirlerini de size verseler tutmaz o küçük Anadolu şehrinin yerini,

Çünkü içinizde ‘ben’ duygusu o kadar büyük güçle ezilir ki yerini hızla ‘biz’ duygusu alır,

Hikayenizin içindeki hikayelerin çoğunu ‘biz’e ait hikayeler oluşturur,

Dünyanın neresine giderseniz gidin çocukluğunuza dair ilk hatırladığınız günlerden itibaren topladığınız bütün hikayelere dokunursunuz...

Bu gece biz’e ait hikayelerden birini daha topladık,

Bizden olan insanlarla birlikte hikayelerimizin arasına yeni bir hikaye kattık,

Belki aradan yıllar yine geçecek sonra yine bir araya geldiğimizde hikayelerimizi anlatırken mutlaka Evin’imizin dalların arasına gizlenmiş yuvasından eşsiz bir şekilde yükselişini hatırlayacağız...

Babam gözbebeklerine bakarken Şirinem diyordu,

Annemin gözlerinde küçüklüğünden beri hepimizin zihnine kazıdığı; ‘kızdır nazdır bin altın azdır’ sözlerindeki kızına verdiği o eşsiz kıymet gözlerine yasımıştı,

Evimizim en küçüğü biriciği Kadirimizin gözlerinde sığınaklarından biri olan ablasının yuvasından uçmasına dair hem hüzün hem mutluluk vardı,

Benim gözlerimde ise Melike Evin’in ismindeki Evin timsali sadece Aşk vardı...

Önce tokmak dokundu davula sonra derinden eşlik etmeye başladı davula zurna,

Ve, bir Anadolu hikayesi daha yolculuğa çıktı,

Bize düşen ise dilimizden söylediğimizin çok daha fazlasını kalbimizden dilemek oldu.

Sonra hep birlikte gökyüzüne baktık ve tüm bakışların arasında minik serçe büyüyerek yükselmeye devam etti,

O büyüdükçe kalbimizdeki neşe attı...

Melikem ve Erman Rabbim bu geceki gibi hep yüzlerini güldürsün...