25 Aralık 2024 Çarşamba

Bu bir eleştiri yazısı değildir. Bir memleket sevdası yazısıdır! Bir de asgari ücreti ben yazayım...

Kimisi yazdı, çizdi,

Kimisi ise sadece içinden konuştu.

Bir de asgari ücreti ben yazayım,

Memuriyete ilk başladığım yıl 2010,

Asgari ücret ne kadardı?

Öyle dedelerimizin,

Babalarımızın zamanında değil,

Bizim zamanımızda şöyle bir 15 yıl gerisine gidiyorum fazla değil,

599 Lira 12 Kuruş,

Yani 15 yılda 36.9 kat artmış,

Bu sürede enflasyon ne kadarmış?

Yaklaşık %1475,

Bugün asgari ücret ne kadar oldu?

22.104 TL.

Haydi bir hayal kuralım,

Yıl 2010'a hep birlikte geri dönelim,

O günün Türkiyesinde,

Asgari ücretin 22.104 TL olduğunu düşünelim,

Bugün itiraz edilen rakam o gün nasıl da büyük görünüyor değil mi?

Para aynı para ama her geçen gün değerini kaybediyor.

Asgari ücretin ne kadar olduğu mu önemli yoksa paranın alım gücü mü?

599 Lira 12 kuruş ile alabildiklerimizi acaba 22.104 TL’ye alabiliyor muyuz?

Bu süreçte ne oldu da 36.9 kat artan asgari ücretle o gün alabildiklerimizi alamaz oldu toplum!

Siyasette yükseltenlerin yerini,

Siyasette rakip görenler aldı!

Niteliğin yerini nicelik aldı!

Bir oda da 1 kişinin yapacağı işi 40 kişi yapmaya başladı,

Sayı 40'a çıkınca herkes top döndürmeye başladı,

En nihayetinde iş ortada kaldı herkes maaşını aldı!

Makamlar siyasetten geçse de siyasetin kendisine yakın olan içerisinden liyakati sağladığı bir süreçten,

Siyasetin keyfi kararlarına dönüştü!

Yani mesela birini Belediye Başkan adayı yaptılar sonra seçimi kaybetti,

Halk seni seçmedi ama sen değerlisin diyerek hiçbir yeterlilik gözetmeden Genel Müdür yaptılar,

Müsteşar ol dediler oldu,

Görevden aldılar Bakan Yardımcısı yaptılar,

Bakan Yardımcılığından aldılar madem iyiydi niye aldılar,

Seni biz rektör yapalım dediler,

Baktılar rektörlüğe şartları yetmiyor,

Yasa değişti,

Sonra sen geri gel Bakan ol dediler Bakan oldu!

Her bir Bakanlığı ayrı bir şirket gibi düşünürsek,

Gelen yöneticinin Bakanın en doğal hakkıdır ekibini kurmak!

Lakin ekibi nasıl kurarsın önce kurumu tanırsın,

İçeriden olsan tanımaya gerek yok tabi ki ama dışarıdan olunca,

Toplama bir şekilde Bakanlığı tanımayan,

Bilmeyen oradaki kültüre hakim olmayan,

Kurum içerisinde Uzman Yardımcılığı veya Memurluktan başlayıp kazıya kazıya Daire Başkanı olmaya çalışan birinin başına hiç emek vermemiş birini getirip al yönet dediğin vakit yönetemez!

Her Bakan değiştiğinde ilgili Bakanlığa bakın hemen bir atama furyası başlar,

Emin olun iktidar değişse bu kadar çok bürokrat değişmez,

Her Bakan değiştiğinde keskin bir kılıç ortaya çıkıyor,

Ne çıkarsa önüne biçiyor!

Sonuç mu?

Asgari ücret 36.9 kat artıyor.

AK Parti ne zaman iktidara geldi?

2002,

Yıl kaç 2024!

Gençlik açısından bir örnek; Gençlik ve Spor Bakanlığı 81 ilde çalıştaylar yapıyor!

Sözüm ona Gençlik Vizyon Belgesi hazırlanıyor!

Bir salonda yüzlerce genç,

Hepsi bir arada!

Yeni iktidara gelmiş bir parti için bu normaldir de!

22 yıldır iktidar da olan bir parti Gençlik Vizyon Belgesini hazırlamadı mı bugüne kadar diyeceğim!

Yıl 2007 Murat Başesgioğlu Gençlik ve Spor’dan sorumlu Gençlik ve Spor Bakanıydı Ankara’da çalıştay vardı ben katıldım,

Yıl 2009 Faruk Nafiz Özak Gençlik ve Spor Bakanıydı Göl Başında Sivil toplumun tüm temsilcileriyle bir araya geldik,

81 ilden temsilciler vardı ben yine katıldım.

Gençliğin neye ihtiyacı var hiç çalıştay yapmanıza gerek yok!

Ben size hemen özet geçeyim;

1- 36.9 kat artmayan bir asgari ücrete,

2- Nitelikli eğitime,

3- Asgari ücret ne kadar olacak, geçinebilecek miyim diye düşünmeden emeğinin karşılığını alacağı istihdama,

4- Sınavlardan sonra bir de üzerine referans aramak zorunda kalmamaya.

Gerisini zaten kendisi halleder!

İnsan özelinde bir genç emin olun cebindeki para kadar düşünür ve çalışabilir.

Bir öğretmen akşam eve giderken geçinmeyi düşünüp kafayı yastığa rahat koyamıyorsa siz öğretmenden verim alamazsınız,

Doktor hastaya bakamaz,

Mühendis proje üretemez,

İşletmeci işletemez,

Sistem her yerden çökmeye başlar.

Eleştirmek kolay tabi ki!

Peki ya çözüm;

Önce planlama ve planlamada liyakat!

Devlet Planlama Teşkilatı fabrika ayarlarına geri dönecek!

Gıpta ederek karşısına her gittiğimiz de 1 TL bütçe bile almak için kendimizi anlatmak için çabaladığımız,

Toplumsal menfaati ortaya koyduğumuz ve karşımızdaki Uzman Yardımcısının zamanı geldiğinde önce Uzman sonra Daire Başkanı olacağını bildiğimiz anlayışla,

Siyasete yeri geldiğinde karşısındaki Bakan da olsa dur orada diyebilecek anlayışa geri dönülecek!

Bakanlıklara bakın koltukta olanların öncelikli derdi bu Bakan giderse yerine kim gelir diye hesap yapmaktan iş yapamayanlarla dolu!

Siyasetle gelen siyasetle gider!

Türkiye için,

Memleket için 36.9 kat artmış asgari ücrete rağmen insanlar geçinemiyorsa geçinebilmeleri için ne yapacaksın!

Liyakati esas kılacaksın!

Devlet Planlama Teşkilatında şuraya bir ulaştırma yatırımı yapılacak diye bir talep konuşulduğunda,

Sayın Bakanım o proje olmaz diyen Ulaştırmadan sorumlu Daire Başkanını örnek vereyim,

Sonra bugün kaç Daire Başkanı,

Kaç personel,

Kaç Genel Müdür bir üstüne hayır diyebiliyor sorayım!

Bürokrat olan Bakana beni de atayan seni de atayan aynı irade der noktasında,

Hesap kitap yapan yapana!

Bugün 36.9 kat armış asgari ücret yaşadığım ülkede kaç kat armış diye bir baktım 2010 yılından 2025 yılına kadar;

1.41 kat yani 2 katına bile çıkmamış!

Yazık değil mi kardeşim!

Memleketin çocuklarına,

Gençlerine,

Geleceğine,

Bugün hala doğmamış olanlarına yani yarın doğacak olanlarına yazık değil mi?

Bir salona 10000 kişi doldurup memleket benimle diye inanırsan,

Farkında olmazsın senin salonda beraber olduklarının kat ve kat fazlası bir bir ülkeni terk ediyor,

Başka ülkelerin kalkınmasına,

Gelişmesine ve sektörel büyümesine katkı sunuyor!

Hepsinin ortak derdi nedir biliyor musun?

Giderken geride bıraktıkları aileleri,

Onları da alıp gitseler geriye hiçbir şey kalmayacak!

Bu bir eleştiri yazısı değildir.

Bir memleket sevdası yazısıdır!

Mesele asgari ücretin artması değil,

Mesele paranın değerli olması,

Para değerini kaybediyorsa bugün 36.9 kat artmış olan yarın 136 kat artsa ne olacak yine yetmeyecek,

Yine insanlar geçinemeyecek!

Memleketin üretken ve dinamik beyinlerine bir izin verin,

Oturdukları koltuklarda farklılıklarıyla memleket için çalışsınlar,

14 yıla yakın kamuda çalıştım,

1 gün bile kimsenin siyasi düşüncesini merak etmedim,

Neci olursa olsun bana ne!

İçinde memleket sevgisi var mı?

Farklılıklarıyla bir araya gelebiliyor muyum?

Birlikte çalışabiliyor muyum?

Benden farklı düşünüyor mu buna baktım!

Herkesin birbirine benzediği ya da benzetildiği yerde ne üretim olur ne de kalkınma,

Sürekli bana benzeyen veya kendime benzettiklerimle bir arada olursam sadece geriye giderim!

Ne benzedim,

Ne de benzetilmeye müsaade ettim,

En son dayanamadım memleketi terk ettim!

Her gün bir defa memlekete şöyle bir dönüp uzaktan bakıyorum,

Bir şeyler değişsin diye ümit ediyorum,

Asgari ücret 36.9 kat artmış ama değişen özünde hiçbir şey yok!

Bu yıl 30.000 Lira olsun denilen asgari ücret gelecek yıl olacak!

Bu yıl olsun denilen önümüzdeki yıl da yetmeyecek,

O vakit değişmesi gereken belli,

Biz, bir yerde hata yapıyoruz diyerek bir kendimize bakmak,

Dünyayı yakalamanın yolu insanların özgürce düşünmesinden geçer,

Herkes cebindeki para kadar düşünür ve beyni rahattır,

Paran yoksa cebinde değil düşünmek düşünmemek için kendini uyutur durursun!

Sonuç mu asgari ücret artmış sizce mesele ne kadar olduğu mu?

Yoksa ne kadar değerli olduğu mu?

19 Aralık 2024 Perşembe

Kurumsallaşmanın yerini alan siyasallaşma... Tanımazsın sen onu... M. Cüneyd Düzyol!

 Haydi anlatayım sana, 

Tanımazsın onu,

Hiç gördüğünü sanmıyorum,

Gördüysen de muhtemelen unutmuşsundur!

Şov yapmayı,

Kendini göstermeyi,

Öyle her gittiği yere önceden basına haber verip çağırmayı,

Videolar çekip yaymayı,

Sosyal medya üzerinden kendini göstermek için çabalamayı,

Ekranlara çıkıp saatlerce hem kendini övmeyi hem de övdürmeyi,

X üzerinden bir paylaşım yaptım çabuk herkes bunu RT yapsın, favlasın diyerek kasmayı,

Her karşılaştığı insana iyilik yaparken bunu Hak olanın bilmesi yetmez asıl o bilmeli diyerek kendini göstermek için yırtınmayı,

Olacak olana da olmayacak olanada sırf popülizm uğruna ‘Evet’ demeyi,

Birileri takdir etsin diye değil, önce Hak razı olsun, sonra milletin yaşamına dokunsun diyerek çabalamayı,

Yani gerçek anlamda yaşama dokunanı odağına almış samimi bir insan...

Dedim ya,

Tanımazsın onu,

Hani her güç geçtiğin yollar var ya o yolların,

Bir yerden bir yere giderken kullandığın trenlerin,

Sabahleyin uyandığında temiz bir şekilde seni karşılayan sokakların,

Köyüne gelen içme suyunun,

İhtiyaç duyduğun kanalizasyon alt yapısının,

Aldığın eğitim hizmetinin,

Sağlık alanında ihtiyaç duyduğun hizmeti aldığın,

Gittiğin hastane bütçesinin,

Kullandığın enerji hatlarının döşenmesinin,

Sabahleyin evden çıkıp gidip ekmek paranı kazandığın Organize Sanayi Bölgelerinin yapılmasının,

Kalkınmanın ve planlamanın,

Yani memleketi ayağa kaldırmanın,

Ayağa kalkmış memleketin dününden dersler çıkararak bugününü yöneten ve yarınını inşaa eden sistemin Bürokratlarındandır o.

Ama dedim ya sen onu tanımazsın,

Popülizmi sevip karşına gelip kendi yapmış gibi göstereni,

Kurdeleyi keseni,

Konfetilerle, mehter marşlarıyla kameraların karşısına çıkanları tanırsın!

Tam da bu yüzden bugünleri yaşamaktasın!

Tanımadığın ve bilmediğin,

Yok saydığın,

Görmediğin,

Karşısındaki kim olursa olsun seviyesine inip anlamaya çalışan,

Bir yatırım yapılacaksa buna ben karar veremem önce ilgili sektördeki Uzman Yardımcısı arkadaşımız, akabinde Uzman arkadaşımız daha sonra ilgili Daire o da yetmez sorumlu genel müdürlüğün görüşünü almak ve bu doğrultuda karar vermek zorundayız diyerek memleketin her bir kuruşunun hesabını yapan yaklaşımın temsilcilerinden biridir.

Tam 3 yıl oldu Belçika’ya geleli,

Her bir kurumu ayrı ayrı inceleme,

Yerel yönetimlerin işleyişini,

Siyasetin rolünü,

Kamu kurum ve kuruluşlarının farkını derinlemesine bir şekilde öğrenirken,

Her gün bir defa başımı kaldırıyorum,

Şöyle bir memlekete bakıyorum,

Her baktığımda sorunun temelinde yatanın hiç değişmediğini görüyorum.

Türkiye Başkanlık sistemiyle birlikte aldığı bir kararla,

Kurumsal kültürün ayakta kalmasını sağlayan,

Siyasal iradenin kararıyla değişen Bakanlar olsa da kurumsal hafızayı koruyan duruşuyla kurumları merkez ve taşra teşkilatlarını ayakta tutan Müsteşar ve Müsteşar Yardımcılıkları makamlarını kaldırıp yerine Bakan Yardımcılıkları makamını getirdiği gün,

Kendi içinden çıkamadığı süreci hızlandırdı.

Kurumun içinden ve kültüründen gelmeyen,

Karşısındaki memur, uzman yardımcısı, uzman, daire başkanının hangi şartlar ve süreçlerden gelerek yetiştiğini bilmeyenler kendilerinin siyaseten kolay bir şekilde gelmiş olmalarının bir sonucu olarak dediğim dedik yaklaşımlarla önce hevesleri kırdılar,

Sonra her bir çalışanı ayrı ayrı siyasallaştırdılar,

Siyasallaşmayanın liyakatle bir yerlere gelemeyeceğini kafalara vura vura öğrettiler,

Her sabah uyandıklarında tepelerinde aslında kendilerinin olması gereken yerde hiçbir tecrübe ve birikimi olmayanların olduğunu görmek kurumları bir bir asli bulundukları noktadan uzaklaştırarak işlevsizleştirdi.

En başında dedim ya tanımazsın diye,

Haydi söyleyeyim!

Kimden mi bahsediyorum,

M. Cüneyd Düzyol!

Duydun mu bu ismi hiç,

Devlet Planlama Teşkilatında çekirdekten gelen,

Kalkınma Bakanlığında Müsteşarlık yapan,

Seçim Hükümetinde kısa bir sürede olsa Kalkınma Bakanlığı yapmış bir isim,

Hiç televizyon kanallarında,

Ya da her gün kurdele keserek kendini göstermeye çalışanların arasında,

Sosyal medyada her gün X paylaşımları yaparak kendisini göstermeye çalışanların arasında hiç gördün mü?

Görmedin değil mi?

Göremezsin!

Memlekete gerçek anlamda emek veren isimlerin ortak özelliğidir,

Kendilerini göstermek gibi bir dertleri yoktur,

Türkiye’de en çok neyi özlüyorsun dersen,

Günlük yaşamın içerisinde makamına girdiğimde bir yöneticiden çok devlet kültürünü ve sürekli olarak düşünmeyi, planlamayı,

Dünün derslerinden hareketle yarına uzanan ufkumu zenginleştirenleri özlüyorum.

Özlediklerimin hala memlekette olmasına karşın memleketin onların farkında olmamasından dolayı yaşadığı ekonomik ve sosyal yoksulluklar karşısında tanımadıklarını özlediğini de biliyorum!

Bak kardeşim!

Senin mesain bittiğinde evine gidersin ama belirli bir kültürden gelenler olarak onlar başlarını yastığa her gece koymadan önce huzuru hissetmek için memleket için düşüncelerini, projelerini, planlarını, hayallerini ve olması gerekenleri son enerjilerine kadar somutlaştırıp öyle yastığa başlarını koyarlar!

Çok yönetici tanıdım memleketteyken,

Kolay değil yaklaşık 20 yılım kurumların içinde geçti,

Daha 19 yaşındaydım Türkiye’nin en genç Kent Konseyi Genel Sekreteriydim.

Neden yazdım bu yazıyı,

Neden anlattım sana hiç tanımadığın ama özünde her gün yaşamının içinde olan eserleri planyanların başında olan bir ismi bugün,

Kurumlar siyasallaşır,

Ve, kurumlarla siyaset arasındaki duvarlar ortadan kalkarsa,

Her kurumsal yönetici gücünü siyasetten almaya başlar,

Bu da kurumları bir bir çürütür,

Sen her birini ayakta zannedersin,

Ama farkına varmadığın bir anda bir bir hepsi çöker,

Çöktüğü anda ise geriye sadece kurdele kesme yarışında olanlar,

Gittiği her yere kameraları çağırıp şov peşinde koşanlar,

Bugün beni kim ziyaret etti,

Ben hangi vatandaşın elini sıktım diyenler kalır,

İşini gücünü bırakmış yerelden başlayarak merkeze doğru,

Merkezden de taşraya doğru her gün beni kim ziyaret etti,

Ben kimi ziyaret ettim diye paylaşanları görüyorsun değil mi kardeşim!

işte benim 3 yıldır yaşadığım Belçika’da kimsenin yarın asgari ücret ne olacak!

Okulların tuvaleti temizlenecek mi?

Geçinemiyorum yardım eden yok!

Hastaneden randevu alacağım 1 yıl sonrasına gün veriyorlar!

Bugün aldığım makarna yarın ne kadar olacak diye düşünen olmamasının temel nedeni tam da bu!

Bugün ben yazmasam yarın başka biri yine yazacak,

Bugün ben anlatmasam yarın başka biri yine anlatacak,

Samimiyetini ortaya koyarak emek verenlerin ortak özelliğigörevden gitmiş olsalar bile hiçbir zaman unutulmamalarıdır!

Tam da herkese unutturmaya çalışılırken birinin çıkıp onu yine hatırlatmasıdır.

Her yaptığını göstermek için yarışanlar değil,

Tam tersine yaptıklarını göstermeye ayırdıkları zamanı dahi daha fazlasını yapmak için harcayanlar aslında memleketin inşa sürecine en büyük katkıyı sağlayanlardır!

Çıktım bu gece yolcuğa,

Bedenimin orada olmasına gerek yok,

Kalbimle, vicdanımla ve ruhumla gezdim memleketin sokaklarında,

Gerçek manada taş üstüne taş koyanların arasında gezindim,

Saatlerce anlatırım size M. Cüneyd Düzyol’u...

Gece yarılarına kadar memleketin gençliği için yapılması gerekenleri anlattığım toplantıları,

Olur olmaz demeden bana bunun memlekete oluşturacağı katma değeri anlat demesini,

İnandığı vakit verdiği desteği

Ama dedim ya sen elinde kurdeleyle gezenleri,

Kameraların önünde kendisini göstermek için çabalayanları tercih edersen,

Kurumların dengesi ve kurumsallığını koruyan otoriteleri bir bir kenara alırsan,

Kaybeden memleket olur!

Devletlerin siyasallaşan değil,

Siyaset üstü bir şekilde kurumsallaşmayı simgeleyen isimlere daha çok ihtiyacı vardır.

Dünyaya yön veren,

Üreten,

İnovasyon oluşturan,

Söz sahibi olan devletlere gücü veren siyasileri değildir,

Kurumlarıdır!

Bugün hala memleketteki kurumlarda o mirasın temsilcileri görev yaptığı için bir şeyler iyi gidiyor,

Yarın onlar da giderse,

Kötünün iyisini de görmek mümkün olmaz!

Benim ki uzaktan açık bir çağrı!

Kişileri değil kurumları güçlendirin,

Her gün siyasete ben buradayım diyerek paylaşım yapanları,

Üretmesi gereken zamanları sosyal medyada yaptığı ziyaretler ve kurdele kesmelerle geçiren yöneticilerin bakış açısını değiştirmedikçe memlekette hiçbir şey değişmez,

Bu bir hastalık olmuş durumda,

Tedavisi belli,

Bakanlar siyasidir,

Bakanlıklar siyasi değildir...

Tanımazsın sen onu,

Ama ben tanıdım onu,

Birlikte çalıştım,

Çalışırken etkilendim,

Aradan yıllar geçiyor,

Ben, hatırlamaya devam ediyorum,

Öğrendiklerimin üzerine yenilerini koyarken nerede ne öğrendiğimi de unutmadan yola devam ediyorum.

Anlayana çok mesaj var bu yazıda,

Anlamayana benden dyecek bir şey yok...

Memleketten uzakta Memleketin içindeymiş gibi öyle dedikleri gibi geri dönmeyi de bu şartlar da çok da düşünmeden,

Uzaktan da mutlu bir şekilde yine insan için emek vermeye devam ederek,

Selametle...

28 Ocak 2024 Pazar

Bugün doğum günün....

Sevgili Atlas,


Bu satırları sana, Brüksel'in kalabalık sokaklarından, Türkiye’nin atmosferine uzanan bir yolculuğun sonunda yazıyorum. Senin doğum günün vesilesiyle, seninle ve bizimle olan bu müthiş yolculuğu anlatmak istiyorum.


28 Ocak 2021, senin dünyaya geldiğin gün, benim için hayatımın dönüm noktasıydı. Anneni Farabi hastanesinin kapısında beklemek, zamanın geçmesini beklemek….


Her şey çok zordu…


Sen doğumhaneden çıkarken ben senden daha çok anneni merak ediyordum…


Konya'nın tarihi sokaklarında, geleneksel çarşılarında, Mevlana'nın hikmet dolu sözlerinin yankılandığı şehirde, senin ilk ağlaman, ailemizin hayatına yeni bir anlam kattı. 


Senin her gülüşün, her meraklı bakışın, bize hayatın ne kadar değerli ve mucizevi olduğunu hatırlattı.


Biliyor musun baban seninle kendisini tanıdı…


Kendimi seninle keşfettim…


Yıllardır aradığım kendimi senin doğumunda buldum…


Ancak, zaman geçtikçe, senin için daha geniş bir dünya hayal etmeye başladım. Sana sadece bir yerin değil, tüm dünyanın kültürlerini, dillerini ve insanlarını tanıtmak istedim. Bu yüzden, ailen olarak, senin dünya vatandaşı olarak yetişmen için Brüksel'e taşınma kararı aldık.


Bu karar kolay değildi. 


Konya'dan ayrılmak, senin ve bizim için büyük bir değişimdi. Ancak senin için daha iyi bir gelecek inşa etme arzumuz, tüm zorlukların üstesinden gelmemize yardımcı oldu. Brüksel, sana sadece yeni bir ev değil, aynı zamanda geniş bir perspektif sundu. 


Burada, farklı kültürleri, dilleri ve düşünceleri öğrenme fırsatı buldun. Parklarda oynarken, farklı ülkelerden gelen çocuklarla arkadaş oldun. Onların hikayelerini dinledin ve onların dillerini öğrendin.


Atlas, sen büyüdükçe, ben de seninle birlikte büyüdüm. 


Senin merakın, hayal gücün ve açık fikirliliğin, bana da ilham verdi. Seninle birlikte, dünyayı yeniden keşfettim. 


Sen, Türkiye topraklarından Brüksel'in renkli sokaklarına uzanan bir yolculuğun aktörüsün.


Bugün, senin doğum gününü kutlarken, senin sadece yaşının değil, aynı zamanda kişiliğinin de büyüdüğünü görmek benim için büyük bir mutluluk. 


Sen, bizim küçük dünya vatandaşımızsın. 


Seninle geçirdiğim her an, benim için paha biçilemez bir hazine.


Büyürken içindeki özellikleri ve karakterini şekillendirmek adına sana bu mektubu yazıyorum. Her baba gibi benim de senin için umutlarım, hayallerim ve senin için istediklerim var. Ancak en önemlisi, senin kendi benliğini bulmanı ve kendi yolunu çizmeni istiyorum.


Sen, Atlas, bu dünyaya özgün bir hediye olarak geldin. İçindeki coşku, merak ve neşe ile her günü aydınlatıyorsun. Senin her gülüşün, her sorun, dünyayı keşfetme arzunu gösteriyor. Benim için en önemlisi, bu özelliklerini koruman ve onları hayatın her alanında kullanman.


Merakın, seni yeni bilgilere, yeni insanlara ve yeni yerlere götürecektir. Her zaman sor, araştır ve öğren. Bilgiye olan susuzluğun, seni bu dünyada eşsiz bir yolculuğa çıkaracak.


Cesaretin, hayatının zorluklarıyla yüzleşmende büyük bir rol oynayacak. Her zaman korkularına meydan oku ve zorlukların üstesinden gel. Unutma, cesaret her zaman korkusuzluk değil, korkuna rağmen ilerlemektir.


Sevgin ve empatin, insanlarla olan ilişkilerinde en büyük gücündür. İnsanlara anlayışla ve şefkatle yaklaş. Onların hikayelerini dinle ve onlara karşı her zaman nazik ol.


Son olarak, Atlas, her zaman kendin ol. Bu dünyada eşsizsin ve senin gibi başka kimse yok. Kendine güven ve kendi değerini bil. Senin içindeki ışık, sadece senin verebileceğin benzersiz bir parlaklıkta.


Sana olan sevgim ve inancım her zaman sınırsız. Senin, hayallerini takip ederken, zorlukların üstesinden gelirken ve dünyayı daha iyi bir yer yaparken izlemek, benim için en büyük mutluluk.


Atlas’ım, doğum günün kutlu olsun! Seninle birlikte daha nice yıllar, dünyanın güzelliklerini keşfetmeyi dört gözle bekliyorum. Senin parlak geleceğin, sınırları aşan hayallerin ve sonsuz merakınla mutlu olacağına inanıyorum.


Sevgilerimle,


Baban


Ahmet...


23 Temmuz 2023 Pazar

Biz doğru noktadan başlamadığımız için doğru yoldan gidemiyoruz...

Koca Bir Yüzyılda Türkiyelileşemedik

Yıl 1923 - 2023,

Asırlık bir dönemin değerlendirmesini yapmadan,

Karnedeki notları değerlendirmeden bir üst sınıfta başarılı olma imkanı yok Cumhuriyetin.

Hani biz Cumhuriyet çocuğuyuz deniyor ya bu söyleme katılmıyorum.

Cumhuriyet aslında her birimizin ayrı ayrı çocuğu,

Ve, bu çocuğun başarılı olmasını istemek kötü bir şey değil.

Bir kısmına şahitlik ettiğimiz,

Bir kısmını ise teknolojinin el verdiği noktalarda izleyerek,

Ya da okuyarak öğrendiğimiz koca bir asır geride kaldı.

Darbeler,

İdamlar,

Muhtıralar,

Bölünmüşlük ve parçalanmışlık,

Liyakatsizlik,

Eğitimsizlik,

Adaletsizlik,

Dünya ile rekabet edememek,

İnsan hakları,

Özgürlükler,

Irkçılık,

Çok büyük sınavlar ve sorunlar yumağı sığdı koca bir asrın içine!

Haneler değişse de,

Aslında farklı farklı nedenlerden dolayı her hanenin içinde acılar hiç bitmedi,

İkinci yüzyıla geçerken de yüklendiği acılarla yoluna devam ederken; Cumhuriyet,

Şu geride kalan sınıfın karnesini bir değerlendirmeden yola devam etmenin hiçbir yararı olmayacağını düşünüyorum.

Hatalarınla yüzleşmeden kendini değiştiremezsin.

Cumhuriyet hepimizin ortak çocuğu ve bir yerlerde var olan hataların her biriyle yüzleşmesini sağlamak zorundayız,

Aynı hataların tekrar yapılıp,

Acıların tekrardan yaşanmaması,

Gözyaşlarının yeniden haneler değişse de dökülmemesi için bir değerlendirme yapmak gerekiyor.

Kendini değerlendiren,

Hatalarıyla şeffaf bir şekilde yüzleşen bir Cumhuriyet tüm ülkeye daha mutlu bir gelecek sağlar.

Hatalar Cumhuriyetin kendisine ait değil belki de ama yönetenler bu hataları yaptılar,

Birilerinin hatalarını da her seferinde bir tek dönemin insanları değil asrın içindeki tüm herkes birlikte yaşadı.

Ben, Mederesler idam edilirken hayatta değildim ama sonuçlarını yaşadım,

Ben, aydınlar idam edilirken hayatta değildim ama sonuçlarını yaşadım,

Ben, Denizler darağacına giderken hayatta değildim ama sonuçlarını yaşadım.

Ben, darbeler yaşanırken ya da darbe sonrası anayasalar yapılırken hayatta değildim ama sonuçlarını yaşadım,

Ben, çok başlı Türkiye yönetimleri döneminde bebektim, çocuktum ama sonuçlarını yaşadım,

Ben, faili meçhuller işlenirken çocuktum ve gençtim ama sonuçlarını yaşadım,

Ben, sokak ortasında Uğur Mumcu öldürülürken, gazeteciler, düşünce insanları öldürülürken ya yoktum, ya çocuktum, ya da yetişkindim ama her seferinde sonuçlarını yaşadım,

İlk asırda ne Türkleştirmek isteyenler başarılı olabildi,

Ne de Türkleştirmenin karşısında durabilenler,

Geriye kimse bir miras bırakamadı,

Öyle dönüp arkama baktığımda vicdanım rahat diyenin de vicdanının çok rahat olduğunu düşünmüyorum,

Evinde çocuğunun yüzüne bakınca ne hissediyorsun,


Ey oğlum, Ey kızım sana hayal ettiğin ülkeyi bırakıyorum ve mutlu olabilirsin! Diyebiliyor musun?


Türkiye yüzyılı demek için öncelikle Türkiyelileşmek gerekiyor,

Yeni bir nesil inşa etmeden,

Bu nesli geleceğe hazırlamadan,

Bugünden yarına eğitimle, birbiriyle değil dünyayla rekabet eden nesillere dönüştürmeden ikinci yüzyılda birinci yüzyıldan çok farklı olmayacak!


Hangi alanda ihtisaslaşmış bir Türkiye inşa edilecek,

Gençler bu sürecin neresinde yer alacak?

Hangi yaşanmışlıklardan hangi dersler alınmış bir şekilde gelecek inşa edilecek?

Gelişi güzel,

Günübirlik politikalarla mı yoksa gerçek anlamda kurumsallaşmış yapılarla mı?

Bir tıkınama olduğu kesin,

Birileri taşın altına elini koymuş, tıkanmayı açmak için emek verirken tek başlarına başarılı olma imkanları yok,

Öncelikle bir aidiyet ve hesaplaşmayla başlamak gerekiyor!

Kim tarafından hangi hatalar yapıldı?

100 yıllık süreçte neler iyi yapıldı, neler kötü yapıldı?

Biz 100 yılda ne kadar mesafe gittik, bizim dışımızdaki ülkeler hangi noktadan nerelere geldi?


Bizim 100 yıl öncesinde gerimizde olanlar nasıl önümüze geçti? Neler üretti, nasıl yaklaşım ve politikalarla değişim ve dönüşüme katkıda bulundular?

Herkes ister bir Türkiye Yüzyılı,

Ama aklı başında her bir birey,

Ya da Türkiye gerçekliğini yaşayarak büyümüş her kişi de bizim söylem üretmede çok iyi olduğumuzu ve mesele içini doldurmaya gelince de ne kadar kötü olduğumuzu biliyor!


Önce söylem üretip sonra içini doldurmaya çalıştıkça ileriye gitmiyor ülke,

Tam tersine olması gereken içeriyi oluşturup söylemi, sloganı sonradan üretmekken maalesef biz de önce slogan ve söylem ortaya çıkıyor sonra ona yönelik içerik üretmeye başlıyoruz!

Kabul etmek lazım,

Kimileri sadece ismi değişti diyebilir ama durum öyle değil memleketin Planlama aklına ve kültürüne dönüşe ihtiyacı var.

Türkiye yüzyılının içini Devlet Planlama yapısını yeniden kurarak inşa etmeye başlarsak o vakit işte içerik dolmaya başlar!

Eskinin bıraktığı derin izlerle yüzleşmeden de aidiyet duygusu etrafında toplumsal birliktelik bana uzak görünüyor. Önce bir eskiyle hesaplaşma ve yeniye eskiden ders almış bir şekilde ortak akılla yürümeye karar vererek başlamak lazım,


Yoksa her yüzyılın başında yeni bir Türkiye Yüzyılı başlar,

Sonrasında söylem ile gerçekler uyuşmadığı için toplumsal sorunlar, ekonomik buhran, alım gücü zorluğu, refah düzeyi zorlaştıkça zorlaşır hayat,

Nereden başladığın önemlidir!

Biz doğru noktadan başlamadığımız için doğru yoldan gidemiyoruz,

Önce doğru başlama noktası sonrasında zaten doğru yol gelir,

Bir bir ölüyoruz,

Ölürken de ne o taraf mutlu ne bu taraf,

Taraf olmayı artık bırakıp bir yerlerde buluşmak için somut adımlara ve kararlılık sahibi aktörlere ihtiyaç var.



14 Temmuz 2023 Cuma

Referans Siyaseti...


Enerji tüketen, inovasyonu engelleyen, geri kalmışlığa sürükleyen, en kötüsü de emek vermeyi bitiren sürecin adıdır.


Her yeni kabine kurulma süreci beraberinde bir yenilenme heyecanı getiriyor!


Neden?


Tepe noktadaki bir atama sonrasında her gelenin tepeden aşağı bir yenilenme arzusu içerisine girmesi memlekette donanımlı, nitelikli, düşünen, sorgulayan ve üreten isimlerin bir bir tükenmesine neden oldu!


Kişiye göre şekillenen yapıların hiçbiri sürdürülebilir değildir.


Türkiye’ye içeriden bakınca anlamak zor, 


Birkaç dakika dışarı çıkıp bakmak ise yetiyor.


Daha dün yöneticilik görevine atananlar,


Başarılı olmak ümidiyle şimdilerde kadro kurarak işe başlama heyecanı yaşıyor,


Bir yönetici görevden almak ve sonrasında referans siyasetiyle yeni birini atamak ekip kurmak değildir.


Sen var olan kuruma siyaseten atanmış bir yönetici olarak yapman gereken kurumsallaşma sürecini güçlendirmek,


Çalışanların verimliliğini arttırmakken,


Göreve başladığın gün atamalarla yola çıkmaz,


Bir de üzerine yetmezmiş gibi kurumsal kültürün içinde yıllardır dirsek çürütenlerin başına o kuruma dair hiçbir şey bilmeyen birini getirip atadığında,


Oradaki çalışanlardan o saatten sonra verim alabileceğini mi düşünüyorsun?


Neden çalışsın?


O çalışacak emek verecek ama sen her seferinde gidip dışarıdan birilerini getirerek referans siyasetiyle tepeye atayacaksın!


Yönet diyeceksin,


Neyi yönetecek?


Nasıl yönetecek?


O kurumu tanımak,


Personel yapısını tanımak,


Taşra yapılanmalarını tanımak bir bakmışsın yeni bir kabine değişimi olmuş verimsiz bir dönemin akabinde yeni bir verimsiz dönem başlamış!


Her gelen toprağa bir şeyler ekiyor,


Ama hasat mevsimi gelmeden,


Bir başkası mahsulü alıp çöpe atıp yeniden ekiyor!


Peki ya yapılan masraflar,


Verilen emekler,


Gösterilen çabalar!


Türkiye ekonomik krizin değil kamudaki verimsizlik ve isteksizliğin sonuçlarını yaşıyor


22 yaşında kamu çalışanı oldum,


Kendimi koyuyorum 22 yaşında kamuda göreve başlayan bir gencin yerine,


Nasıl da idealist bir şekilde ilk gün kapıdan içeri giriyor,


Motivasyon,


Enerji,


Emek verme arzusu,


Sonra bir sabah uyanınca; kurumda hiç görev yapmamış,


Ya da kurumun içinde emek vermekten uzak olduğunu bildiği biri gelmiş,


Referans siyasetiyle en tepeye oturmuş,


Yönetme yetkisi verilmiş işe yaramazın birine,


Ne anlatacaksın?


Nasıl anlatacaksın?


Sen anlatsan o ne anlayacak?


Sonra o idealist üretken gençten bu üretkenliğini devam ettirmesini bekleyerek ülkenin gelişim sürecine emek vereceksin,


Buna kendiniz inanıyor musunuz?


Sorunun gerçekliğiyle yüzleşmediği vakit Türkiye’de değişen hiçbir şey olmaz,


Bir defa kurumsallaşma kültürünün oluşturulması gerekiyor,


Ekonomik krizle mali politikalar ve araçlarla mücadele ederek yok kat edemezsiniz kardeşim,


Ne kadar finansman üretirsek üretelim,


Kaynağı doğru ve katma değerli üretime dönüştürecek kadrolar olmadıktan sonra neye yarar?


Doğruları söyleyeni pek sevmezler Türkiye’de,


Hele bir de örgüt, tarikat vb yapılanmaya yakın olmadan emek veriyorsan,


O zaman işler daha çok zorlaşır!


Referans siyaseti de yakınlık göstermediğin vakit yükseltmiyor,


Arada istisnalar var,


Zaten onlarda olmasa yani sistemin ayakta durması için istisnalara mecburiyet olmasa daha vahim bir tabloyu yaşayacak toplum!


Bir tarafta 30 yıl kamuda çalışmış olana diyeceksin ki sen 7.500 TL bilemedin hadi 10.000 TL ile geçin,


Diğer tarafta o 30 yıl orada çalışırken referans siyasetiyle gelip koltukta oturana 6400 ek göstergeden emeklilik vereceksin,


Ondan sonra vatandaşın devleti bütüncül olarak sahiplenmesini bekleyeceksin!


Kandırmayın kendi kendinizi!


Kendisi 30 yıl dirsek çürütürken gözünün önünde referans siyasetiyle gelip emekli olanları gören babalar ve anneler şu anda ne yapıyor biliyor musunuz?


Yetiştirdikleri her bir çocuğun kendi yaşadıklarını yaşamaması için ülkeden gitmelerinin yollarını arıyorlar!


Her yasaya uygun olan ülke menfaatine değildir veya daha sert söyleyeyim ahlaki değildir!


İçimdeki Türkiye’yi atsam olacak da,


Yıllarca memleketin dört bir yanında Onbinlerce gençle bir araya gelmiş ve emek vermiş olunca,


Her birinden gelen mesajlarla canım sıkılıyor,


Sonra kendimi klavyenin başında buluyorum.


Avrupa’ya gelince iş bitiyor zannediyor olmak ise en kötüsü,


Donanımlı olmayan,


Dil bilmeyen,


Yetenek ve becerileriyle fark oluşturamayacak hiçbir gencin tutunma şansı yok,


Gençlik öyle bir noktada ki gel de anlat…


Ben zamanında çok anlattım,


Bir önceki Gençlik ve Spor Bakanının karşısına geçtim,


Gençlik ve Spordan sorumlu Bakanlığın gençlikten haberinin olmadığını anlattım,


Gençlik ve Spor Bakanlığı son 1 yılda ülkeden kaç genç yurt dışına gitmiş ve bu gidenlerin gitme nedeni nedir diye düşünerek bir araştırma yapmış mıdır acaba?


Gençlikten haberi olmayanlar Gençlikten sorumlu olunca olmuyor!


Gidip bir Gençlik Merkezine gençlerle poz vermek mesele değil,


Bu giden gençlerin her birinin gidiş nedenini ortaya koyup bu engelleri bir bir ortadan kaldırmadıkça varlığının hiçbir anlamı yok demektir.


Bugün bir taraftan birileri toparlamaya çalışırken diğer taraftan toparlananın etkinliğini sağlamadığı müddetçe 2 ileri 5 geri devam eder bu gidişat!


Ekonomik sorunlar üzerinden baktıkça değişen hiçbir şey olmayacak,


Ekonominin sorunlarına neden olanları ortadan kaldırarak yol gittikçe işte o vakit gerçek ve kalıcı değişim toplumsal refahı da arttırır,


Ekonomiyi de güçlendirir,


Yoksa o okul arkadaşını genel müdür yapar,


Diğeri yeğenini başkan yapar,


Bir diğeri kuzenini müdür yapar,


Öteki adamını bir yerlere taşır,


Dirsek çürüterek mecburiyetten çalışanlarda buldukları ilk fırsatta çocuklarının ülkeden gitmesinin yolunu arar!


Öyle işte,


Bir Türkiye var yaşadığınız,


Bir de Türkiye var gördüğümüz…







4 Temmuz 2023 Salı

Ölüm gideceğimiz ve bizi çeken bir girdap, Yaşam ise kalmak, tutunmak istediğimiz bir dal,

 Yaşam ve Ölüm

Yaşam tutunmak istediğimiz ölüm ise bizi çeken.

Brüksel'de bugün Wiertz müzesini ziyaret ederek ölüm ve yaşam arasındaki melankolik ruh halinin yansımasının içinde kaybolduk.

Hangi insan eserinde kendisini bir iskelet olarak görür,

Bir tarafta kendisi karşısında ise yansıması adeta bir iskelet,

Ne olduğunu,

Ne de olacağını unutmamak!

Özünde bir iskelet olmak her birimizin ortak sonu,

Resimlerin dili olsa kim bilir neler anlatırlar!

Bir roman okurken mesela hikayeyi okudukça anlıyorsun,

Ya da bir beste dinlediğinde sözcüklerin müzik ile birleşmesiyle duyguyu yakalıyorsun,

Resim ise her bakanın başka bir anlam çıkarabileceği soyut bir gerçekliğe sahip.

Senin gördüğünü bir başkası görmüyor,

Başkasının gördüğünü ise sen...

Gördüklerin ise hangi ruh haliyle o resme yansıdı işte onu hiçbir zaman bilmiyorsun.

Neler yaşadı,

Nasıl bir psikolojiyle ömrünü resim yaparak geçirdi,

Yaptığı her resimde anlatmak istedikleri neydi,

Koca bir bilinmeyenin içinde kaybolarak bulmaca çözmek gibi,

İpuçları var ama gerçekliği senin yakaman gerekiyor,

Mesela herkesin bir kadın olarak gördüğünü sen çizenin hayalindeki mi yoksa hayatındaki kadın mı olduğunu ve çizilenin çizildiğinden haberi olup olmadığını dahi bilmiyorsun,

Acaba çizdiği kadının dünyaca bilinen ve asırlar boyunca insanların hayranlık duyacağı bir eserin parçası olacağını bilse çizer miydi?

Sanat zaten böyle bir şey,

Karşılık beklemiyorsun,

Üretiyorsun,

Sonra belki sen yaşarken ama çoğu zamanda sen görmeden pahabiçilemez bir noktaya ulaşıyor,

Ve, eserin sahibi olan senden bile daha çok tanınıyor.

Wiertz'in,

Van Gogh'un,

Picasso'nun,

Warhol'un,

Vermeer'in fiziksel görünümüne dair bir fikrimiz çoğu zaman olmuyor,

Çünkü sanatları gerçekliğe ulaştırıyor ve asıl değer verilmesi gerekeni öğretiyor,

Fiziksel değerlilik çok hızlı tükenirken duygusal değerlilik hiçbir zaman tükenmiyor.

Her birimiz yaşamdan geçiyoruz,

Ve, geçerken görünenle hiçbir iz bırakmamız mümkün değilken üreterek iz bırakmak tek yol.

Derinliği yakalamak için okumak,

Gezmek,

Görmek,

Öğrenmek,

Ve, en önemlisi merak duygusuna sahip olmak gerekiyor.

Merak etmeden üreten hiç insan görmedim,

Zaten merak duygusu olmayana,

Ulaşılmaza taşırken,

Merak yoksunluğu ise kibir ve ego ile kendi kendini beğenmişlik ve tüketmeye götürüyor.

Ölüm gideceğimiz ve bizi çeken bir girdap,

Yaşam ise kalmak, tutunmak istediğimiz bir dal,

Her halükarda girdap yutacak her birimizi,

Yutana kadar iz bırakmak için mücadele etmek gerek,

Olduğun yerden,

Emek vermeden mümkün değil bu...


Wiertz bugün tanıştık ve ben memnun oldum.


Şimdi ile gelecek arasında kurduğun bağlantıyı okudum.

O bağlantı ile yol alırken seni de hikayeme ekledim...