28 Haziran 2016 Salı

Kul...

Kul…

Yaratıcı bilemediğimiz kadar eski bir zamanda yarattı;

Beni,

Seni,

Onu,

Ve, bizden önceki bize benzeyenleri...

Bizler sonsuz kudretin bir yansıması olarak yaşıyoruz yaşamlarımızı,

Adeta birer gölgesi gibiyiz zamanın,

Yansıyan güneşin ışıklarıyla birlikte başlıyor yaşamlarımız her sabah aynı ritüelde,

Sonra her gece hep birlikte uyuyoruz sonsuzluk uykusuna,

Ta ki yeniden güneş doğuncaya kadar bu devam ediyor böyle...

Uzun bir süredir bu ülkede güneş doğmuyor,

Ve, bizler gecenin sonsuzluğunda uyurken,

Dünyanın içinde yedi başlı masal ejderhaları kol geziyor,

Ve, her gün farklı bir yerden vurarak insanları uykusunda avlayıp katletmeye devam ediyorlar,

Bize benzeyen varlıklar gibi görünse de özünde her gün katliamları gerçekleştirenler yedi başlı masal ejderhalarından başkası değil...

Bu uyku hali devam ettiği müddetçe de devam edecek yedi başlı masal ejderhalarının katliamları,

Ve, bir sabah uyanmak istediğimiz de belki biz de uyanamayacağız...

Korkunç masal ejderhalarından bir tanesi bizimde canımızı almış olacak...

Gecenin karanlığında sessizliği dinlemeye çalışırken bir anda yükselen ses ile birlikte bu sefer 28 Ben’den parça ayrıldı aramızdan,

Ve, Ben’den parçalanmış bir şekilde yaşamına devam edecek olan yaralı bedenler...

İsimlerini bilmiyoruz ölenlerin,

Kim olduklarını,

Nereli olduklarını,

Ama hepimiz endişeliyiz,

Çünkü hepimiz kullanıyoruz canavarın kendini gösterdiği havalimanını,

Her gün ya biz geçiyoruz oralardan ya da bizden birileri ama sürekli hepimiz oradayız,

Ve, bu sefer canavarın kendini gösterdiği yer öylesine bir cadde, sokak değil,

Bu sefer hepimizin içinde patlattı kendini,

Sabah uyandığımızda öğreneceğiz orada ölenlerin isimlerini,

Aramızdan ayrılanları,

Belki ateş beni yakacak,

Belki de seni yakacak...

Ama bugün değilse de bu ateş böyle yanmaya devam ettikçe,

Ve, bizler uyudukça bir yerlerde bizi de yakacak...

Usulca sormalısın kendine bu gece,

Konuşmalısın kendinle,

Tam da bu gece,

Orada ölenlerin isimlerinin kim olduğunu düşünmeden sormalısın kendine,

Bu ülke kimin?

Bu ülkede yaşayan insanların büyük bir güvencesi mi var da bu kadar rahat çoğu zaman anlamakta güçlük çekiyorum...

Benim bilmediğim bir gerçek mi var?

Akşam işten çıktıktan sonra her zamanki oturduğumuz mekana geldim...

Gençlerin, büyük çoğunluğunu üniversite gençliğinin oluşturduğu 7-8 mekandan oluşan bir pasaj,

Bütün mekanlar ağzına kadar dolu,

Ve, her yerden canlı müzik sesleri yükseliyor,

Yıllardır gençlik çalışmalarıyla ilgileniyor olsam da bu gece bu ülkenin gençliğini tanıyamadım,

Sanki ilk defa gençlik denen kavramla karşılaşmış gibi yabancı hissettim,

Çünkü bir kaç saat öncesinde bu ülkede canlı bomalar kendini patlatmış,

Masum, oradan hepimizin geçtiği gibi geçmekten başka suçu olmayan insanlar ölmüşken,

Gençlerin sesleri yükselmeye ve hep birlikte çığlıklar atmaya,

Şarkılara eşlik etmeye devam ediyorlardı,

Saat gece yarısını çoktan geçti ve hala çığlıklar yükselmeye devam ediyor...

Korkunç olan İstanbul’da haince katliamın gerçekleşmesiyken,

Daha korkunç bir gerçek benim yıllardır gençlerle çalışıyor olmama rağmen ilk defa karşılaşmış gibi yabancı hissettiğim gençlik...

Korkunç bir gece,

Ve, bu korkunçluğun görünen yüzü yedi başlı masal ejderhaları olsa da asıl görünmeyen yüzü bizim içimizdeki yedi başlı masal ejderhalarından daha korkunç olan duyarsızlık daha ağır tabirle kalpsizlik...

Biz, uyumaya devam ettikçe kol gezecekler aramızda patlayarak içimizden birilerini eksiltmeye devam edecekler...

Klavyemin başına oturduğumda ilk sözcüğümdü ‘’kul’’ çünkü yaşama hepimiz özünde kul olarak geldik,

Yaratıcı bizlere ‘’kul’’ olmakla beraber vicdanı, duyarlılığı, birlikte yaşamayı, paylaşmayı, inanmayı, adaleti, eşitliği vermişken bizler ‘’kul’’ olmak kelimesini unuttukça vicdanımızı kaybettik,

Birlikte yaşamayı unuttuk,

Paylaşmak yerine ben odaklı yaşamak dedik,

Sadece kendimizin inandığını önemli gördük,

Benim adaletim düşüncesine kapıldık,

Ne eşitliği diye sesimizi yükselttik,

Sonrasında bölündükçe bölündük,

Parçalandık,

Ve, şimdi daha çok parçalamak için uğraşıyorlar ‘’kul’’ olduklarını unutanlar...

Bu aslında ‘’kul’’ olan ile ‘’kul’’ olduğunu unutan arasındaki savaş,

Ya kul olan galip gelecek ya da kul olduğunu unutan ve unutturanlar...

Usulca yükselttim kalbimin sesini bu gece,

Çünkü Allah en çok kalplerden yükselen sesi duyuyordu,

Tüm insanların işitmediği sesi işitiyordu,

Ya Rab! Kul olana bu acıyı çektirme...

Bir yerlerden başlamak , 

Duanın ötesine geçmek,

Ve, içimizdeki yedi başlı masal ejderhalarının korkunç katliamlarının önüne geçmek için uyanmak gerekiyor...

Biz, uyumaya devam ettikçe,

Birilerinin içimizden eksilmesi devam edecek...

Sabah olacak,

Ben, klavyenin tuşlarına dokunurken 31’e ulaşan ölü sayısı belki de çok daha fazla yükselecek,

Ama uyandığımızda hiçbir şey olmamış gibi yaşamımıza devam etmek,

Ya da bir kaç gün sonra yaşananları geçmişte yaşadıklarımızı unuttuğumuz gibi unutmak bizim için yeniden uykuya teslim olmak demek...

Ve, mesele uykudan uyanmak,

Sonra bir bir etrafımızdaki uyuyanları uyandırarak çoğalmakla ancak çözüme ulaşacak,

Yoksa içimizde dolaşan ama kim olduklarını sadece patladıklarında öğrendiğimiz canavarlar patlamaya ve yok etmeye devam edecekler...

Ve, gerçekten bu ülkeden başka gidecek yeri olanlar için sorun yok,

Mesele ben ve bu ülkeyi asla terk etmeyi düşünmeyen,

Gidecek başka yeri de olmayanları ilgilendiriyor,

Gerisine iyi uykular!

8 Mart 2016 Salı

8 Mart.

8 Mart,

Şiirin yüceltilenidir Kadın,

Hep ulaşılmaz olandır,

Sonsuz manalar yüklenendir,

Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur,

Habil ile Kabil’in mücadelesindeki ilk kanın döküldüğü günde bile yüceleştirilen kadının paylaşılamaması vardır,

İnancın özünde de yaratıcı tarafından kadına verilmiş olan kutsal bir değer vardır...

Beyrutlu yazar Khalil Cibran 18 yıl boyunca görmeden kalbinde yaşattığı kadını yazdığı mektuplarıyla ölümsüzleştiriyor,

Praglı Franz Kafka Milena’ya yazdığı mektuplarla aşık olduğu kadını asırlar sonrasına taşıyor,

Salvador Dali’yi eserleriyle ölümsüzleştiren, paha biçilmez sanat eserlerinin ortaya çıkmasını sağlayan eserlerinin derinliğine gizlediği kadın ve o kadına duyduğu aşktır,

Ahmet Hamdi Tanpınar yanında olmayan kadına dair arayışlarını şiirine yansıtarak ilhamını yine kadından almıştır,

Şairlerin, edebiyatçıların dünyasına girdiğiniz vakit ölümsüzleştirenin ve kendisinden sonraki çağlara ulaşmasını sağlayanın hep kadın olduğunu görürsünüz...

21. yüzyıla geldiğimizde geceden beridir alışveriş merkezleri ve mağazalardan gelen ‘Yaşasın Kadınlar’ mesajlarıyla mail kutuları ve cep telefonlarının mesaj kutuları dolmuş durumda bu asırda şairin edebiyatçının yerini daha çok mağazalar aldı gibi...

Zamanın içinde hep derinlerde kutsallaştırılan kadının gerçek Dünya içerisindeki karşılığına baktığımızda ise korkunç bir tablo çıkıyor karşımıza,

Ne şiirdeki,

Ne edebiyattaki,

Ne de mağazalardan gelen mesajlardaki gibi durum,

Bu belki de ‘’insanerkeğinin’’ çelişkisi hayal olanın içinde ulaşılmaz olan kadını gerçek yaşamda ise geri planda tutmak ve yer vermemek için sürekli bir direniş...

İstihdam, işgücüne katılım, işsizlik, şiddet, internet kullanımı, yönetici olarak görev alma oranlarında Dünya’da hangi ülkede kadının rolü ne diye baktığımızda durum çok vahim,

Özellikle bizim bulunduğumuz coğrafyayı da kapsayan orta doğuya doğru geldiğimizde ise Bölge içerisinde yaşanan olaylarla birlikte yedi başlı masal ejderhalarından yine en çok kadınların etkilendiği görülüyor...

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü,

159 yıllık bir geçmişi olan bir sürecin başlangıcı bugün,

Tarihler 1857 yılını gösterdiğinde, New York’ta bir tekstil fabrikasında çalışan kadınlar ‘düşük ücret, uzun çalışma süreleri ve gayri insani ortama’ karşı başkaldırmışlar...

Kadınların ‘hak arama’ savaşı o tarihten beri sürüyor. New York’ta tekstil işçisi kadınların bir asrı aşkın bir süre önce, 8 Mart’ta attığı ilk adım, 53 yıl sonra, 1910’da Kopenhag’da toplanan ‘Uluslararası Kadın Konferansı’nda ‘Dünya Kadınlar Günü’ olarak ilan edilmiş.

Ama savaşılan eşitsizlikler sona ermemiş.

1975 yılında ise, 8 Mart’ın ‘Dünya Kadınlar Günü’ olarak kutlanmasını Birleşmiş Milletler de benimsemiş...

Amerikalı tekstilci kadınların yaktığı meşalenin dünyayı sarması böyle gerçekleşmiş...

Kadının elde etmeye çalıştığı coğrafyalar, sınırlar, şehirler, kültürler, inançlar değişse de hep aynı kendisine ait olan hakları kullanmak ve insan kelimesinin hem kadını hem de erkeği kapsadığının ‘insanerkeği’ tarafından da anlaşılmasını sağlamak...

Dünyadaki nüfusun %47,9’unu kadınlar oluşturuyor.

Adaletini tükettiğimiz bir Dünya’nın içinde adaleti kadın ve erkek eşit temelinde sağladığımız vakit eminim Dünya daha yaşanılabilir ve adil bir Dünya olacak...

İnsankadını eşitlik istiyor,

İnsanerkeği ise bunu içine sindiremiyor,

Sinmediği içinde bir tarafta yere göğe sığdırılamayan kadın diğer tarafta sığınacak yer arıyor...

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve özünde Kadının eşitlik arayışı içerisinde bir sembol bu vesileyle tüm Kadınları Dünya Kadınlar Günündeki haklı hak arayışlarından dolayı tebrik ediyorum...
 

11 Ekim 2015 Pazar

Bize benzeyen insanlar...

20,

42,

62,

95,

97...

Sabah saatlerinden itibaren yükselen rakamlar bunlar,

Bizim içimizde yaşayan,

Bana sana benzeyen insanlardan ölenlerin sayısını ifade eden rakamlar...

Kaçımız o an Ankara'da olan ailemizden insanları,

Eşimizi,

Dostumuzu,

Kardeşimizi,

Arkadaşımızı telefonla arayıp orada mıydın diye sormadık?

Bir süredir içimizde gezen yedi başlı masal ejderhalarının katliamını gördüğümüz andan itibaren telefonlara uzandı elimiz,

Çünkü bizden insanların kullandığı hepimizin orada olabileceği bir yerde gösterdi kendini bu sefer yedi başlı masal ejderhaları ve önlerine ne geldiyse yok edip attı bir kenara...

Ekranların başında uzun süreden beridir izlediğimiz komşumuz Suriye'deki, Irak'taki çemberin üzerimize doğru genişlediğine şahitlik ettik...

III. Dünya savaşı çıkacak diyorlar,

Sizce çıkmadı mı?

Bir önceki asırdaki savaşlar gibi cephe savaşları bekliyorsanız beklemeyin olmayacak,

Bugün Dünya'da zaten yaşanıyor III. Dünya harbi,

Dünya devletleri bir coğrafya belirliyorlar ve o coğrafya üzerinden bu savaşı devam ettiriyorlar.

En son örneği; Suriye,

Amerika Suriye'yi vuruyor,

Rusya Suriye'yi vuruyor,

Ve, farklı hedefleri vuruyor bu devletler çünkü amaç kendi hakimiyetlerini sağlamak...

Mesele sınırların değişmesi değil,

Mesele o ülkedeki insanların birlik ve beraberliğinin bozulması,

Bunu da çok güzel başarıyorlar,

Yedi başlı masal ejderhalarıyla da olan bizim sahillerimize vuran Aylan gibi masum çocuklara oluyor,

Kimisi kendi coğrafyasında kimisi ise başka bir coğrafyada sessizce ölüyorlar...

Merak etmeyin başarılmak istenen ülkemizde sınırsal bir bölünme değil,

Mesele tam da bugün içine düştüğümüz durum,

Biz, insanların bölünmesi,

Birbirimizi ötekileştirmemiz,

Birbirimizin ölümlerine sevinir hale gelmemiz,

Bir yerlerde Biz'den içimizden birileri ölürken bizim hiçbir şey olmamış gibi yaşamımıza devam etmemiz...

Bir ülkede bölünme sınırları ayırmakla gerçekleşmez,

İnsanların birbirinden ayrılmasıyla gerçekleşir,

Sınırları ne kadar ayırırsanız ayırın eğer insanlar ayrılmamışsa mutlaka birleşirler,

Ama insanlar ayrılmışsa birbirinden sizin sınır koymanıza gerek yoktur,

Orada zaten sınırlar çizilir...

Her gün yeni bir yedi başlı masal ejderhasıyla içimize giriyorlar,

Ve, içimize giren korkunç ejderhalar ölümler saçmakla yetinmiyorlar,

Bizi de birbirimizden ayrıştırıyorlar...

20 ile başladı sabah saatlerinde sayı sonra 97'ye çıktı,

Ve, sonrasında 78 Milyon insanın içini bir ürperti sardı,

Şimdi bu ürpertiyle sokaklarda geziyoruz,

Acaba bu sefer nerede gösterecek yedi başlı masal ejderhaları kendini bilmiyoruz...

Ben, bu korkunç ejderhalardan korkmuyorum!

Alacakları en fazla benim canımdır...

Korkum Suriye'deki, Irak'taki, Mısır'daki yaşananların dönüp dolaşıp Ben'i değil Biz'i bulması...

Son zamanlarda dinlediğim en güzel parça olan Grup Tillo'nun seslendirdiği ''Ortağız Bir Namusa'' parçasının sözlerindeki namus kavramı her şeyin özü...

İnsanları ayrıştırarak korkunç oyunlar oynayanlar sonrasında ''Namus'' kavramını ortadan kaldırıyorlar...

Ve, emin olun bizim izlediğimiz gibi birileri de bizim yaşadıklarımızı izlemekle yetinecek...

Ben, bu oyunda yokum!

Kimseyi ötekileştirmiyorum.

En öteki olan bile Biz'in bir parçasıdır biliyorum.

Ötekileştirenlere de kulak tıkıyorum.

Çünkü biliyorum Biz'in gidebileceği başka bir ülke başka bir toprak parçası yok.

Zaman ben, sen, o diye ayrıştırmadan Biz olabilme zamandır. 

Biz, ayrıştırdıkça birbirimizin acılarını hissetmedikçe benzer acılar bizleri de bulacak,

Ve, o vakit Biz'im acılarımızla da dertlenecek insan bulamayacağız.

Gitsinler oyunlarını kendi coğrafyalarında oynasınlar diyebilmek önemli olan...

97 can,

Bana,

Sana,

Bize benzeyen İnsanlar,

Ve, sonrasında yaşananlar,

Görmek veya görmemek sizin elinizde...

21 Mayıs 2015 Perşembe

One, bu sözcüğün bendeki karşılığı; Babaanne...

One,

Bu sözcüğün bendeki karşılığı; Babaanne,

Kelimenin nereden geldiğini bilmiyorum,

Ama kulağa hoş geldiğinden mi yoksa çocukluktan itibaren daha sempatik geldiğinden mi Babaanne yerine herkes gibi bende One dedim hep...

Arduşenli bir Bey'in kızıydı,

Ben, doğmadan vefat eden Dedem Şeyh Abdulkadir'in sonrasında annem ve babamla birlikte yaşamaya başlamıştı.

İlk gözlerimi açtığımda Dünya'ya annem ve babamla birlikte benim için biraz anne biraz da baba olan Babaannemle birlikte büyümüştüm.

Bütün çocukluk anılarımın bir parçasıydı,

Çocukluğum 2 katlı sobalı bir evde Babaannemin sobanın kuzinesine bıraktığı patatesleri yerken yüzüme yansıyan mutlulukla geçti,

Muhteşem bir enerjisi vardı,

Bir dakika bile yerinde durmazdı,

Sabah evden çıkar hemen yanı başımızda oturan rahmetli Şeyh Ahmet amcamın evinden başlar ziyarete akşama kadar kaç eve girip çıtığını takip bile edemezdik...

Hani köye hasret yaşayan son neslin temsilcilerindendi,

Baharı, çiçeklerin açmasını, yerdeki karın kalkmasını pencereden takip ederdi,

Havalar biraz düzelmeye başlayınca Babama ben köye gideceğim diye tuttururdu,

Babam havalar biraz daha ısınsın derken o bir sabah çantasını hazırlamış kapıda beklerdi,

Baharın gelişi One için köye gitmekti,..

Çocukken akşamları bana masal anatırdı,

Keloğlan'a ait hiç bilmediğim hikayeleri ondan dinlemişimdir,

Masal anlatırken mutlu olurdu.

Bazen de dedemi anlatırdı,

Babamın dedesi Şeyh Kasım'ı anlatırdı,

Tüylerimi diken diken eden bir çok hadiseyi ondan dinlemişimdir,

Eskiye dair bir kütüphane gibiydi,

Dinledikçe mutlu olduğun bir ses...

Çocukken mutluluklarımdandı 3 ayda bir gelen maaş vaktinde One'yle birlikte sabah erkenden evden çıkmak Bankadaki kuyruğun içine dalmak, sıra beklemek,

Maaşını aldığında verdiği harçlıkların yüzüme yansıyan tebessümü,..

93 yaşında vefat etti asırlık çınar,

Bizim için tarih derslerinde anlatılan Cumhuriyet tarihinin her dönemine tanıklık etmiş bir kadındı,

Geriye bizden çocuklarımıza çocuklarımızdan çocuklarına anlatılacak hikayeler bıraktı,

Haftasonu hastanede gördüğümde yüzünde bir Tebessüm hakimdi,

Pazar günü yanından ayrıldığımda bir daha görmeyeceğimi hissediyordum,

Öyle de oldu Pazartesi geldi vefatının haberi,

Binlerce insan geldi taziyesine,

Ve, her gelenin söylediği ortaktı Rabbim bize de öyle sağlıklı bir yaşam nasip etsin,

Duasıyla ayakta durduğum; One, Babaannem,

Şimdi en çok olmak istediği yerde Boran'ı karşısına alan tepede tam da köye gitme zamanı geldiği Mayıs ayında,

Bahar serinliğine karşı uyumakta,

Ve, bir gün yanına gelecek torunlarını beklemekte...

Taziyesinin son günü evden valizimi alıp çıkarken her seferinde arkamdan koşup elindeki bir bardak suyu döken ve daha giderken ne zaman geleceksin diye soran Babaannem yoktu artık...

Kapı kapanınca kaldım öyle birkaç dakika,

Sonra bir kaç soluk,

Günlerdir aynı dua Rabbim mekanını cennet eylesin,

Bize de seninle cennette buluşmayı nasip etsin...

Arayıp, soran, başsağlığı dileyen tüm dostlara teşekkürler...

Ahmet K.

21 Kasım 2014 Cuma

Ucuz olmayacaksın bu yaşamda...


Ucuz olmayacaksın bu yaşamda,
Mesela olmayacaksın dedikodunun malzemesi,
Mesela düşürmeyeceksin değerini,
Göğün 7 kat üzerinde bir yerdeyken düşmeyeceksin yerin 7 kat dibine,
Oturduğuna kalktığına dikkat edeceksin....
İnanmayacaksın bu yaşamda herkese,
Öyle masum görünen melek yüzlünün içindeki şeytanı bileceksin,
Gün gelir her şey ortaya çıkar diyebileceksin,
En doğru görünenden bile şüphe edeceksin,
Anlayacağın kanmayacaksın öyle körü körüne...
Yüklemeyeceksin kimseye öyle fazla anlam,
Benim yüklediğim kadar kutsal mısın? diye soracaksın,
Aşifteliğini bir gün göreceğinden kaçacaksın,
Bileceksin insanın çiğ süt emdiğini,
Bir gün çiğ sütü kusabileceğini...
Aldanmayacaksın öyle yüce görünen dağlara,
Bileceksin en yücesinin bile zirvesine çıktığında heybetinden eser kalmayacağını,
Denize mesela uçsuz bucaksızmış gibi bakmayacaksın,
Göreceksin uçsuzluğun ucundaki kıyıları,
Ve, kıyılara demir atmışları...
Kendin olacaksın bu yaşamda,
Bileceksin kendin olduğunda olamayanların sen olmaya çalışacağını,
Öyle gerek yok yükseklerde dolaşmaya,
Herkesin peşinden koştuklarının izinde olmaya,
Basit ol ama kendin ol,
Ol ki yaşayasın sonsuza kadar...
Çok fazla hayal taşımayacaksın yarına,
Gerek yok taşınmış karın ağrılarına,
Ne varsa bugünde diyerek zamanın farkında olacaksın,
Geçmişinde geleceğinde sana ait olmadığını kavrayacaksın,
Yoksa her günün pişmanlık...
Ucuz olmayacaksın bu yaşamda,
Her değerli olanında değerinin kendinden gelmediğini bileceksin,
Bazen değeri yükleyenin gitmesiyle de ne kadar ucuzladığının görülmesine müsaade edeceksin,
Ucuzlamış cümleler sana geldiğinde tebessüm edeceksin,
Üzülmeyeceksin düşenin haline unutmayacaksın kendi tercihi diyeceksin,
Usulca yoluna devam edeceksin....


9 Ekim 2014 Perşembe

Çocuktum...

Çocuktum!
5-6 yaşında var ya da yokum,
Şehirdeki ışıklardan silah seslerinden korkuyla yere kapaklanmış yatıyoruz,
Zaman geçmek bilmiyor,
Her geçen dakika korku daha çok artıyor,
Annem bir cesaret kapıyı açtı,
Asker olan alt komşumuza soluk almadan koştuk,
İki aile bir evde, zamanın geçmesini bekliyoruz. Ama zaman geçmiyor. Küçük bir çocuğun kalbindeki korkuyu düşünün ne olduğunu anlamadığın bir karmaşanın içindesin...
Ve, sadece korkuyorsun...
Saatler sonra alt komşumuzun eşi eve geldiğinde öğreniyoruz,
Günlerden 30 Ağustos Zafer Bayram’ı,
Şehirde kutlamalar var,
Ama biz kutlamaları bile çatışma zanneden bir kafayla yaşıyoruz...
Aradan neredeyse 20 yıl geçiyor,
Bingöl’de şehir merkezinde silah sesleri,
Bu sefer Bingöl’de değilim,
Ama anlayabiliyorum o şehirdeki küçük çocukların kalplerindeki korkuyu,
Onu bende yaşadım...
Yedi başlı masal ejderhaları dağılmışlar içimize,
Hortluyorlar dört bir yanımızda,
Ellerinde silahları bir neslin daha zihninde korkunç travmalar yaşatmaya çalışıyorlar...
Haberi duyduğumda tüylerim diken diken oldu,
Bizimkilerin oturduğu eve 200 metre uzaklıkta bir yer,
Daha ne kadar yakına gelebilir ki?
O an oradan geçen ben’den biri de olabilirdi...
Peki ya orada ölenlerin çocukları,
Aileleri...
21. yüzyıl kan saçıyor dört bir yana,
Biz, küresel vatandaşlık dedikçe,
Küresel vicdan dedikçe,
İnanmak,
Birliktelik,
Paylaşmak dedikçe birileri ‘’ben’’ diyor başka bir şey demiyor...
Silahları hiçbir zaman sevmedim,
Çocukken hiç silah oyuncağımda olmadı zaten,
Elime silah almayı da bu yüzden hep reddettim...
Şimdi hiç çocuk olmamışçasına ellerinde silahlarıyla caniler içimizde geziyorlar.
Peki ne için var Devlet?
Ben, bu sorunun cevabını yaklaşık bir yıl önce yazdığım kitapta zaten sormuştum.
‘’Bugün Dünya’daki devletlere baktığımız da üç tür devlet görüyoruz.
Birincisi vatandaşında aidiyet duygusu oluşturmuş, insanları tarafından sahiplenilen, eşitlikçi, adaleti ve sosyal devlet anlayışını sağlayan devletler. Bu devletler; ben, beni kuran insanlar için varım felsefesiyle teşkilatlanma sürecini devam ettirirler.
İkincisi vatandaşı tarafından sahiplenilmeyen, bir aidiyet duygusu oluşturamamış, toplumun adaleti değil benim adaletim, benim eşitlik anlayışım, benim sosyal devlet anlayışım, benim hukukum, benim kurallarım diyen devletler. Bu devletler; beni kuran insanlar bana hizmet etmek zorundalar felsefesiyle teşkilatlanma sürecini sürdürürler.
Üçüncüsü ise vatandaşı tarafından sahiplenilmek için çabalayan, bir aidiyet duygusu oluşturmaya çalışan, adaletli olmadığının farkında olan buna yönelik adımlar atan, toplumun bir kesimi için devlet insan için vardır felsefesini uygulayan, diğer kesimi içinde insan devlet için vardır düşüncesiyle hareket eden devletlerdir. Bu devletlerin içinde bir kesim Devletin kuruluş amaçlarına uygun bir şekilde teşkilatlanmasını sağlamak isterken diğer bir kesim ise kendi menfaatleri doğrultusunda devleti teşkilatlandırmak için uğraşır.
Bu üç devlet yapısına baktığımız da birinci sınıf devlet yapıları; Dünya’ya yön veren, insanlarının refah düzeylerini arttıran, Dünya’nın sanayi ihtiyacını karşılayan, Dünya’nın üretim ihtiyaçlarını gideren, gelişen teknolojiyi yönlendiren, yenilikleriyle Dünya’yı kontrol altına alan devletlerdir. Bu devletler Dünya’nın adeta lokomotifi niteliğindedir.
İkinci sınıfta olan Devletler ise vatandaşlarıyla uğraşmakla meşguldür. Çünkü gelişen teknolojiyle birlikte sosyal medya aracılığıyla, Facebook, Twitter gibi araçları kullanarak hızla örgütlenebilen insanlar kendileriyle aynı düşünen insanların sayılarını gördükçe meydanlara inerler ve içlerinde yatan Devlet yapısını istemek için adeta bir isyan başlatırlar. Çoğu zaman ya bu devletler yıkılır ya da bu devletleri yönetenler değişir. Bu devletler üreten bir toplumdan çok tüketen bir toplumdurlar. Dünya’nın gelişmiş ülkelerine bağımlıdırlar. Bu devletler lokomotif olan devletlerin yönlendirdiği yöne giderler.
Üçüncü sınıfta olan devlet ise kendi içinde bir çatışma halindedir. Bu bir iktidar mücadelesi gibi görünse de özünde Devletin bekası için verilen mücadeledir. Çünkü çatışmanın sonucunda Devletin çöküş süreci de başlayabilir, lokomotif olma süreci de başlayabilir. Verilen mücadelenin özünde aidiyet duygusu oluşturmak, insanların yaşamlarına dokunan bir devlet yapısına ulaşmak vardır. Bu devletler lokomotif olmakla yönlendirilen olmak arasında bir süreçten geçtiklerinden dolayı tartışmaların, çatışmaların, yargılamaların yaşandığı bir süreçten geçerler.’’
Türkiye olarak kendi rolümüzü netleştirmemiz gereken bir dönemden geçiyoruz.
Bunu yapması gerekenler bir tek devleti yönetenler değil.
Bunu 7’den 70’e herkesin yapması gerekiyor.
Yedi başlı masal ejderhaları içimizde her yerde; her an her yerde tehlike saçıyorlar.
Ve, tek istekleri var bu memleketi kan gölüne çevirmek,
O döktükleri kanın içinde boğulacaklarını bile bile bunu yapıyorlar.
Bu cennet vatanı cehenneme çevirmek isteyenler için yaşasın cehennem...
Bugün dünden daha çok ‘’ben, sen, o’’ demeden bizi cehenneme sürüklemeye çalışanlara karşı ‘’biz’’ deme zamanıdır...

8 Ekim 2014 Çarşamba

Bu İŞİD kimin?

Bu İŞİD kimin?
Kuruluşundan itibaren pek çok kez ismini değiştirdi.
İlk kurulduğu yıllarda ismi "Cemaat el-Tevhid vel-Cihad" idi.
Ekim 2004'te "Tanzim Kāidāt el-Cihād fî Bilâd el-Rafidayn" ya da daha çok bilinen "Irak el-Kaidesi" adını aldı.
Ocak 2006'da birkaç küçük grupla birleşerek "Mücahidîn Şûrâ Konseyi" adını, Ekim 2006'da da "Irak İslâm Devleti" adını aldı. Nisan 2013'te adı "Irak ve Şam İslâm Devleti" olarak değiştirildi.
2001 saldırılarıyla İslam’ın terörle anılmasını sağlayan El-Kaide’nin bir uzantısıyken Şubat 2014’te El-kaide bütün bağlarını kopardığını duyurdu.
Temmuz 2014'ten bu yana Ebu Bekir el-Bağdadi'nin sözcüsü Adnani'nin Hilafeti ilan etmesi ile ismi "İslâm Devleti" olarak kaldı.
Hangi İslam?
‘Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz.’ diyen İslam mı?’
‘Eğer bir kimse bir kimseyi öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibidir’ diyen İslam mı?
11 Eylül saldırılarından sonra İslam yeniden terörle anılmaya başlayan bir sürece sürükleniyor.
Her terör örgütünün bir sahibi olduğu gibi bunun da var bir sahibi...
Dinini dört dörtlük yaşayan biri olmasam da dininin ne olduğunu bilen biriyim...
Satranç oynayanlar bilirler bir kaleyi almak için bir kaç piyon verirsin, bir vezir almak için atını kaleni verirsin, mat etmek için vezirini bile verirsin...
Mantık oyunudur satranç...
Zeka ister, her hamleyi okumak gerekir...
Hani Şener Şen’in Av Mevsimi filminde dediği gibi tek bir bakış açısıyla bakmamak, sürekli bakış açısını değiştirmek gerekir...
Dün yazdım!
Muhammed Buazizi’nin ‘Beni görmüyorsan ben de görünmek için kendimi yakarım’ diyerek kendisini yakmasıyla başlayan süreç taşlarla değil insanlarla oynanan bir oyuna dönüştü.
Korkuyorum yedi başlı masal ejderhalarının bize ait masalı da her günü katliamlarla dolu bir masala çevirmesinden...
Birilerinin ölmemesi için sesimizi yükseltirken,
Ölüyoruz,
Öldürüyoruz,
Öldürülüyoruz...
Yıkmak, yakmak en kolayıdır.
Asıl zor olan ise inşa etmektir.
Yıkılan ve yakılan her yer bu memleketi batının ayakta alkışladığı bir döneme götürecek.
Bu coğrafyaların ilerlemesini, gelişmesini, dünya ülkeleriyle rekabet etmesini zaten hiçbir zaman istemediler...
İstemedikleri içinde piyonlarını bir bir verdiler.
Biz, piyonları her aldığımızda oyunun kazananı biziz havasına girdik.
Farkında değildik mesele piyonları almak değildi...
Etrafımdaki insanlara bakıyorum,
Paylaşımlarına bakıyorum,
Sosyal medyaya bakıyorum,
Franz Kafka’yı anımsıyorum.
Hani şu dönüşüm kitabında hamamböceğine dönüştürdüğü insana...
Yani kendisine...
Bir sabah uyanacaksın,
Ve, hamamböceği olarak uyanacaksın...
Neden mi hamamböceği?
Daha tiksindiricisi var mı?
Farkında olmadan dönüşüyoruz,
Ve, tiksinti uyandıran bir hal alıyoruz...
Dört bir yanımızı sarmış yedi başlı masal ejderhaları kendi kanlı bataklıklarına bizi çekmeye çalışırken dünden hazır bir şekilde ayak uydurduk korkunçluğa...
Nefret söylemleriyle haykırdıklarınız bu memleketin insanları,
Lanet okuduklarınız bu devletin vatandaşı,
Yani Biz’den birileri...
Biz’in ise gidebileceği başka yer yok...
Biz’e gelenlerin hali ise zaten ortada...
Yıkmak, yakmak, bölmek en kolayı...
İşte yanı başımızda Suriye, Irak...
Mesele dik durabilmek,
Birlik olabilmek,
Ben, bu oyunda yokum diyebilmek...
Yıkılan inşa edilir,
Yakılan yeniden yapılır,
Kırılan onarılır,
Sökülen yerine koyulur,
Ama ölen hiçbir can geri gelmez...
Ve, yedi başlı masal ejderhaları can almaya başladı mı bir kere bunun sonu gelmez...
Sahi ya bu İŞİD kimin?