18 Eylül 2017 Pazartesi

Mutluluğu Esir Vermek

Herkes mutlu,

Farkında mısınız? 

Sosyal medyada nereye bakarsan bak herkes mutlu,

Hangi sosyal medya aracına bakarsan bak etrafındaki herkes mutlu,

Mutsuz olduğumuzda bile mutlu görünmeyi öğretti bize sosyal medya,

En güçsüz olduğun anda bile güçlüsün,

Güçlü görünmeyi seviyorsun,

Herkesin seni mükemmel olarak bilmesi arzusuna kapılmış gidiyorsun,

Yaşadığının içinden paylaşımlar yaparken en mutlu, en güçlü, en önemli, en kıymetli olduğunu hissettiren anları paylaşarak zihinlerde hep öyle kalmak istiyorsun,

Mutluluk kavramın; insanların seni mutlu bildiği sınırlarla eş değer,

Senin mutluluk sınırını sen çizmiyorsun uzun bir zamandır insanlar çiziyor,

"Ben oradaydım." cümlesinin çığlık atan sesi içinden her gün biraz daha korkunç bir şekilde yükseliyor,

Evet!

Oradaydın,

Biz, seni gördük,

Ne kadar mutlu olduğunu,

Ne kadar güçlü olduğunu,

Ne kadar harika ve eşsiz bir insan olduğunu düşündük,

Peki ya sen gerçekten bize gösterdiğin gibi miydi iç dünyan?

Önemli mi?

Değil! Önemli olan mutluluğun ortak esareti içinde hiç birimiz senin gerçekten mutlu olup olmadığını düşünmedik değil mi?

Önemli olan senin benim mutluluğuma dair ne düşündüğündü çünkü!

Bir süredir izliyorum;

Nereye bakarsam bakayım,

Herkes mutlu!

Hani sosyal medya insanları esir aldı diye klasik bir kullanım var ya,

Yok o öyle değil,

Sosyal medyaya mutluluk kavramını esir verdin,

Ve, mutluluk sınırlarını insanların belirlemesine müsaade ettin,

Hep mutlusun,

Ve, artık mutsuzluk nedir bilmiyorsun,

Bilmediğin içinde sosyal medya da attığın kahkahalar hiçbir zaman gerçek yaşamda seni bulmuyor.

Kaza yapıyorsun,

Kazayı paylaşarak iyi görünmeye ve hala mutlu olduğunu göstermeye çalışıyorsun,

En kötü anın olan,

Üzülmen gereken cenazelerde bile güçlü görünmeye çalışıyorsun,

İnsanların senin için güçlü demesini seviyorsun,

Ama farkında değilsin,

Güçsüzsün,

Mutlu değilsin,

Sadece mutsuzluğu göstermeye korkuyorsun,

Mutsuz, güçsüz, çirkin göründüğün an dünya sanki üzerine yıkılacakmış gibi geliyor, 

Ve, biriktirdiğin mutsuzlukların enkazının altında kalmaya korkuyorsun.

Ben,

Sen,

O, hiçbirimiz mükemmel değiliz,

Olmak zorunda da değiliz,

Yani sürekli mutlu olmak gibi bir gereklilik yok hayatımızda,

Her şey bizim için,

Sosyal medya bizim gerçek yaşamdaki mutluluğu unutmamız için bir araç;

Kullandıkça düşünmüyoruz,

Kullandıkça içimize kapanıyoruz,

Kullandıkça üretmiyoruz,

Nasıl olsa zaman çok güzel geçiyor değil mi?

Gerçek hayat sanal olanından çok daha güzel ve sanırım gerçek yaşamın içine girmek sanal olanından uzaklaşmakla gerçekleşiyor,

Kendine bir şans ver; mutsuz olup mutlu görünmektense, mutsuz ol ama mutsuzluğu yaşa,

Ve, emin ol yaşadığın mutsuzluk senin mutlu olman için gereken gücü sana verecek,

İşte o vakit aradığın yolu bulacaksın...

Ahmet K.









9 Temmuz 2017 Pazar

Cebelitarık Boğazı; Akdeniz ile Atlas Okyanusu zaman tüneli geçidi...

Cebelitarık Boğazı;  Akdeniz ile Atlas Okyanusunu birleştiren o eşsiz derinlik,

Mavinin renklerinin denizin ve okyanusun üzerinde kendisini ton ton gösterdiği ahenk,

Atlas Okyanusunda kıyıya vuran dalgalar geriye doğru vururken Kızıldeniz gibi ayrılıyor adeta birbirinden okyanus,

Adeta bir yol açılıyor gibi izliyorsun,

Fas; sonrası İspanya ve Portekiz aradan geçen Cebelitarık Boğazı sanki bir zaman tüneli gibi eskiyle yeni arasında,

Fas; sokakları, kültürü, yaşam biçimi, gelişmişliği, üretimi, kalkınmasıyla çağın neredeyse 50 yıl gerisinde bir ülke,

Ülkeyi kuzey, güney, batı, doğu yönünde gezince neredeyse ayak basmadık coğrafya bırakmayınca gariplikler bir bir insanı çekiyor adeta içine,

Yokluk ve adaletsiz gelir dağılımı içerisinde yaşayan insanların yüzünde sürekli bir eğlence tebessümü var,

Beyrut'tan her günü son günmüş gibi yaşa anlayışı buralarda da hakim,

Yarının olmadığı bir hayat,

Bize hep uzak olan bu anlayışı içselleştirmiş bir toplum yapısı,

Amsterdam'dan çok daha yaygın bir uyuşturucu kullanımı var,

Toplumun afyon etkisinden kurtulmamasını sağlamak için belki de sürekli olarak haşhaş içiyorlar,

Yaygın uyuşturucu kullanımı özellikle geceleri dışarı çıkarken biraz tedirgin etse de Medina'nın dar sokakları her şehirde sizi daha çok içine çekiyor,

Hijyen beklentisini sıfıra düşürüp çıkmak gerekiyor yola eğer Medina'da karnınızı doyuracaksanız,

Avuçlarıyla salata tabağa dolduran insanlara elle doldurduğunu söylediğiniz de sorun yok diyerek etraftaki her şeyi ellemeye başlıyorlar,

Çaresiz ya açlık ya doymak diyerek gözlerinizi kapatıp yemeye devam ediyorsunuz,

Sokaklarda yürürken herkes Türkiye'den olduğunuzu anlıyor, daha önce hiç bu kadar fark edildiğimiz bir ülke görmemiştim,

Fas; özellikle maceracı insanların dikkat etmesi gereken bir coğrafya,

Belirli bir program dahilinde hareket etmediğinizde çok fazla sürpriz ile karşılaşabiliyorsunuz,

Fas'ta karşılaştığımız Rizeli dönerci her şeyi anlatan sözü söyledi aslında; Fas'ta her şeyimizi kaybettik ama sabrı öğrendik,

Gerçekten eğlendiren bir sabır coğrafyası en doğru tanımlama olabilir.

Cebelitarık; Akdeniz ile Atlas Okyanusunu birleştiren zaman tüneli geçidi,

Karşıya geçtiğinizde bu sefer Fas'ın sizde oluşturduğu etki daha iyi anlaşılıyor, 

İlk durak Portekiz Porto,

O dağınık,

Doğal olan,

Her şeyin karmakarışık olduğu coğrafya bir anda düzen içine giriyor,

Ve, emin olun içindeyken tedirgin olduğunuz karmaşık, bazen tiksinti uyandıracak kadar kirli olan Fas'ın Medina sokaklarındaki gecenin bir saatinde bir başınıza sokakta olmayı bile özlüyorsunuz,

Her şeyin belirli bir standart içerisinde olduğu ve hep birbirine benzeyen Avrupa şehirleri belirli bir süre sonra sıradan gelmeye ve hep aynısı gibi gelmeye başlıyor,

Eğer hikaye toplamak gibi bir alışkanlığınız varsa bunun için Boğazın iki tarafında yer alan Fas ve Portekiz sizi farklı bir yolculuk içine çekiyor,

Epeyce hikaye toplayarak devam eden yolculuk Porto'dan Braga'ya doğru bir trende Türkiye'den gelen ve Ulusal Ajans aracılığıyla ilk defa yurtdışına çıkan 5 genç ile birlikte devam ediyor,

Seyahat etmenin güzel tarafı yorulurken dinlenmek ve insanın kendini rehabilite etmesi...


Şimdilik bu kadar...

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Reis...

Tarih 10 Ağustos 2014,

Ev sahibi giderken seyahate kapının anahtarı kendisinde olsa da yedeğini teslim eder yakınına, dostuna, akrabasına, arkadaşına o da öyle yaparak çıkmıştı kapıdan,

Evin anahtarını çoğaltıp teslim etmişti güvendiklerine,

Evinden uzakta başka bir evde olsa da kendisine ait olan evin hissiyatını hiçbir yerde bulamayacağını biliyordu,

Evinden uzaklaşırken tek endişesi; evinin içinde kurduğu düzenin ve nizamın anahtarı teslim ettikleri tarafından bozulmasıydı,

En güvendiğinde olsa yine insan şüphe ediyor ya geldiğimde bıraktığım gibi bulamazsam diye endişe taşıyor insan,

Sonuçta her ayrıntısında kendi emeği vardı,

Her ayrıntıyı düşünerek tasarlamıştı evini,

Ve, evin içinde farklılıkların ortaklığını oluşturan bir düzen kurmuş,

Herkesin kapısından geçerken misafir olabileceği bir yapı oluşturmuştu,

Kendisini sevmeyen komşularının bile içerideki birlikteliği merak ettiği ve kapısından içeri girmeyi hayal ettiği kadar güzel bir evdi,

Evin içinde farklı kültürlerden, farklı şehirlerden, farklı ırklardan, farklı düşüncelerden insanları buluşturmayı başarmış ve farklılıkların ortak noktasındaki mutluluğa ulaşmayı sağlamıştı.

Neredeyse 3 yıl boyunca evine hiç uğramasa da anahtarı teslim ettiği kişilerden hep sormuş,

Evdekilerin birlikteliğini merak etmiş,

Gittiği yerlerden hep evin içindekilere mesajlar göndermişti.

Özlüyordu,

Mesafe olsun istemiyordu,

Ama bunun için radikal bir değişim gerekiyordu,

Ve, bunun için gün sayıyordu,

Düşünsenize size ait bir ev,

Ama içine girmek imkansız,

Ama evin içindekiler hep sizin bir gün gelecek olmanızı bekliyorlar,

Giderken geride kalanlara verdiği mesaj tekti; bu bir veda değil,

Ben, yeniden geleceğim eve iyi bakın,

Hepsi bu kadar,

Anahtarı teslim ettiklerinden kimisi yeniden geleceğine inanmışken,

Kimisi de nasıl olsa gelmez diyerek evin yeni sahibi benim havasına girmişti,

3 yıl boyunca uzaktan izledi evindeki tabloyu,

Hem kendisinin geleceğine inananları gördü,

Hem evine yerleşerek düzeni değiştirip kendi düzenini kurmaya çalışanları gördü,

Ve, nihayet çok uzun yıllar sürer denilen seyahat bitti,

Evin sahibi geliyor,

Yarın 3 yıl önce bıraktığı emanet ettiği eve ilk adımı atacak,

Eve girerken farklılıkların buluşma noktası mı burası yoksa değil mi sanırım ilk ona bakacak,

Eğer farklılıklar yoksa içeride bunlar nereye gitti diyerek ilk onları davet edecek,

Evin yedek anahtarlarını  teslim ettiği kişilerden belki yedekleri toplayacak belki de kapının göbeğini değiştirecek,

Yedek anahtarı asıl zannedenler bir bir kapıda kalacak,

Ama en nihayetinde evin asıl anahtarının kendisinde olduğunu hissettirecek,

Reis,

Giderken bugüne kadar hiç giden gelmedi denilerek yolculanan,

Nasıl olsa gelmez denilen,

Ama daha giderken hiç kimseyle vedalaşmayan,

Bu bir veda değil diyerek attığı adımlarla uzaklaşan Reis,

Yarın yeniden geliyor,

Giderken kimler vardı,

Geldiğinde kimleri bulacak etrafına bakarken buna belki de ilk bakacak,

Ama en nihayetinde evin içinde olmasa da içinde olan bitenin hep farkında olduğundan yapılan değişiklikleri gördüğünde hiç şaşırmayacak,

Zor,

Gerçekten zor,

Düşünsenize size ait olan evden uzaklaşıp tatile gittiğinizde bile neler yaşıyorsunuz,

Reis ise kurduğu, emeklettiği, yürüttüğü, koşmaya başladığında zorunluluktan uzaklaştığı yuvasına geri dönüyor,

Evet!

Hep vardı,

Aslında hiç gitmedi,

Ama bunun sadece gerçekten ona sadakatle inananlar farkındaydı,

Kimisi de onu unutturmak için çok şey yaptı.

Yarın kaldığı yerden geçiyor evin başına ve AK Parti yine kapısından geçmiş hangi düşünceye mensup olursa olsun herkese kapısı açık olan,

Farklılıkların buluşacağı bir adres olarak yoluna devam edecek,

Şimdi kimisi merak ediyor; acaba yedek anahtarı mı toplatacak yoksa kapının göbeğini mi değiştirecek,

Belki de kapı tamamen değişecek ama en nihayetinde evin sahibi artık evinde olacak herkes bunu bilecek...



22 Nisan 2017 Cumartesi

Kimimiz unutmak oyununu daha iyi oynuyor o kadar...

Değiliz,

Hiç birimiz değiliz,

Ne Leyla,

Ne de Mecnun değiliz,

Ama var bir özelliğimiz,

Anadolu'nun deli dolu özünde olan yüreğine sahibiz,

Unuttuk deriz,

Ama aslında hiçbirimiz unutamayız,

Vardır her birimizin ayrı ayrı geride bıraktıkları,

Unuttuk saydıkları,

Yok sayarız,

Ama aslında hep ne varsa beraberimizde taşırız,

Ne de olsa Anadolu'nun garip deli dolu yüreğine sahip insanlarıyız,

Doğuştan gelir yüreklerimizdeki; aşk,

Sonradan kazanmadığımızdan belki de unutmak duygusu yoktur bizde,

Ama yüreklerimizdeki zenginlik o kadar geniştir ki unutmuş gibi de yaşamayı beceririz işte,

Hepimiz birbirimizin farkındayızdır aslında,

Unutmuş gibi yaptığımızın bilincindeyizdir ama belli etmeyiz hiçbirimiz birbirimize,

Bir diğerinin unutamamışlığını vurmayız yüzüne,

Vuramayız,

Ama farkındayızdır işte kendimizin unutamadıkları olduğu gibi diğerininde olduğunun,

Baş başa kaldığımızda kendimizle ne varsa unutamadığımız bize dair toplarız etrafımıza,

Başlarız kendimizle sohbet eder gibi sohbet etmeye,

Ne zaman bir başkası gelse alanın içine topladıklarımızdan bir bir uzaklaşır sonra usulca hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başlarız,

Çoğu zaman en büyük özelliğidir deriz insanın; unutmak,

Ama aslında unutmak değil unutur gibi yapmaktır özelliğimiz,

Sığınırız işte unutmak kelimesinin derinliğine hepsi o kadar,

Yoksa mümkün mü yaşamak soluk almak...

Gece çöktüğünde, karanlığa teslim olduğumuzda başlarız unutamadıklarımızla buluşmaya,

Yok öyle toprağa teslim ettiklerimizi, geride bıraktıklarımızı unuttum diyerek kurtulmak yok,

Farkındayız işte hepimiz birbirimizin,

Farkındayız unutamadıklarımızın,

Ama işte hep birlikte oynuyoruz unutma oyununu bu yüzden hiçbirimiz bir diğerine belli etmiyoruz hepsi bu,

Fazlası yok,

Değiliz,

Hiçbirimiz unutma özelliğine sahip değiliz,

Kimimiz bu oyunu daha iyi oynuyor,

Kimimiz ise eline yüzüne bulaştırıp beceremiyor...

Zekeria hep şükür ile...

Zekeria,

Halepli göğsünde, karnında 4 kurşun yarası olan mavi gözlü 7 aylık bir bebeğin yani devin babası,

Mezopotamya'nın derinliklerinde, tarihin, eskinin içinde yolculuk yaparken bir avluda karşılaştık,

Bu Suriyeliler neden bu kadar geliyorlar sorusunu anlamaya çalışırken cevabı bir insanın bedeninde gördüğüm 4 kurşun yarasında buldum,

Önce İŞİD'e sonra muhaliflere esir düşmüş 9 ay boyunca zevcesiyle birlikte ve esarette doğmuş mavi gözlü bebek,

Günlük kazancı 30 lira, aylık 900 lira bu parayla hem kira ödüyor, hem bebeği doyuruyor, hem de kendileri doyuyor,

Geçimi nasıl sağlıyorsun diye sordum;

Nasıl mı? Şükür ediyoruz şükür geçim oluyor diye karşılık verdi.

Şükür ve günlük 30 lira kazançla 3 kişilik bir aile ve vücudun farklı yerlerinde 4 kurşun yarası,

Avlunun içinde çalışıyor Zekeria,

Gözümü bir an bile ayıramıyorum üzerinden yaşadıklarını düşünüyorum, 

Zevcenle canavar bir örgütün elinde 9 ay boyunca esir kalacaksın ve sonrasında bulduğun bir fırsat ile yaşama tutunduğun 4 kurşun yarasıyla Türkiye'ye gelip yaşama tutunacaksın. 

Türkiye, biz gerçekten farkında değiliz ama içimizde gezen o Suriyeliler var ya her biri büyük bir umut olarak geldikleri ülkemizin büyüklüğünün gölgesinde kaybettikleri tebessümü gözlerinde yeniden yakalamışlar.

Kızıyorum,

Kızıyoruz,

Ve, biz kızıyoruz,

Bunlar nereden geldi diyoruz ya gerçekten çok büyük bir yanlış yapıyoruz,

Suriyeli Zekeria sen iyiki geldin ve iyiki gelebileceğin bir Türkiye var,

Sabah 9.00'da başlıyor mesaisi,

Akşam 9.00'a kadar devam ediyor tam 12 saat çalışıyor her gün,

Günün sonunda 30 lira geçiyor eline,

Ve, 30 lira + şükür ile geçiniyor,

Sanırım o 30 lira değil ama ettiği şükür bizi de ayakta tutuyor,

Bu kadar hainliğe karşı öylesine ayakta durmuyor bu coğrafya,

Vücudunun 4 ayrı yerinde kurşun yaralarıyla aylarca yedi başlı cani ejderhaların elinde kalmış Zekeria'ların şükür ile doyurdukları karınlarından bir kısmıda adeta bir muhafaza olmuş etrafımızda farkında değiliz,

Akşam oldu saat 9.00'u buldu Zekeria aldığı 30 lira ile resimlerini bana gösterdiği mavi gözlü bebeğin o koca yüreğin yanına doğru yol alırken ben arkasından sadece öylece bakakaldım. 

Attığı her adımı izledim,

Taşlara basarken yankılanan ayak seslerinde bir neşe vardı,

Ve, o neşenin kaynağı ben, sen, o yani Anadolu'nun gerçek sahipleriydik,

Kendimizle ne kadar gurur duysak az,

Hiçbir şey yapmamış olanımızın bile bu gururdan inanın nasibi var. 

Anadolu'da hikayeler toplayan yolculuğum devam edecek,

Ve, attığım adımlarda Zekeria ve vücudundaki 4 kurşun yarası ile ettiği şükür bana eşlik edecek,

Yolun açık olsun Zekeria,

Sabah geldiğinde muhtemelen ben burada olmayacağım ama hikayeni kendimle birlikte her yere taşıyacağım,

Hani o ettiğin şükür var ya işte onu Anadolu'nun içinde gezinirken hatırlayıp hatırlayıp tebessüm edeceğim,

Mavi gözlü gülümseyen bebekle o şimdiden deve dönüşmüş yürekle yolun açık olsun...

Nasıl mı?

Hep şükür ile...


9 Nisan 2017 Pazar

Evetimiz Hayırımız...

Evetimiz Hayırımız!

80 Milyon insan,

Ortak kaderimiz yaşadığımız coğrafyamız,

1920'li yıllarda ortak kaderimiz olan coğrafyamızın sınırlarının oluşması için mücadele eden insanlar bugün hayatta değiller,

Ben,

Sen,

O, 

Yani onların torunları olarak bizler varız hayatta,

Ortak kaderimiz olan coğrafyada bize bırakılan mirası yaşıyoruz,

Kimimiz Türk,

Kimimiz Kürt,

Kimimiz Laz,

Kimimiz Arap,

Kimimiz Zaza,

Her birimiz kendimizi farklı şekillerde tanımlayarak koca bir asırdır bu coğrafyada bize bırakılan mirasın etrafında yaşıyoruz,

Çok şey yaşadık,

Çok fazla acıyı geride bıraktık,

Çok zorlu günlerimiz oldu,

Ama hiçbir zorluk bize bu mirası bırakmak için mücadele edenlerin mücadelesi kadar zorlu ve ağır değildi,

1927'de ilk nüfus sayımında bu coğrafyada sadece 13 Milyon kişi yaşarken,

Bugün o 13 Milyon 80 Milyon...

Bizim Evetimiz bizim Hayırımız,

Geride kalan koca asrı darbelerle,

İçimizdeki iktidar hırsı olanların birbirleriyle olan mücadelesiyle,

Kendi iktidarını oluşturmak isteyenlerin ayrıştırmalarıyla geçirdik,

Hani dünyanın gelişmiş ülkeleri diyoruz ya;

İşte o ülkeler gelişirken biz birbirimizle uğraştık,

Gündemimize gelişmeyi, üretimi, kalkınmayı almadık,

Mesele benim iktidarım mı senin iktidarın mı oldu,

Bu yüzden sayımız 80 milyona ulaştı ama biz kaybettik...

Cumhuriyeti güncellemekten korktuk,

Bize güncellemeyi,

Güncellenmeyi korku unsuru olarak sunanların hep etkisinde kaldık,

Önce korkuttular,

Bizim, bizden öncekilerin seslerini kıstılar,

Sonra sesimizin kısıldığı gece yarılarında kendi iktidarlarını kurdular,

Kaybeden dünyanın gerisinde kalan hep biz olduk.

Hani İPhone 7 kullanan ama içindeki yazılımı Nokia 3310'da kullanılan yazılım olan bir ülke gibi kalmamızın korkusunu verdiler bize,

Bu yüzden yaşadık darbeleri,

Bugün hayatta olan bizler çoğunlukla 80 darbesinin çocuklarıyız,

Hani annemizin,

Babamızın bilinçaltındaki o korku dolu günlerin çocukları,

Hani bize anlatıp ürkütmek istemedikleri dönemlerin çocukları,

Ben, sen, o hepimiz farklılıklarımızla ortak bir mirasın çocuklarıyız,

Bize yaşadığımız coğrafyayı miras bırakanlar farklılıklarının gücünü birleştirdikleri için bugün bu coğrafya bizim,

Öyle ayrıştırmaya benim diyenlere bakmayın,

Buralar hep biz anadolunun köylerinde yaşayan insanların ortak mirası,

Kimsenin kimseden üstün olduğu yok,

Bugün benim iktidarım diyenler,

Geçmiştekilerin yaşadıklarını yaşamaya mahkumlar,

Bir başkası gelir benim iktidarım der ve bugünün benim iktidarım diyenlerinden intikam alma arzusundan başka bir duygu taşımaksızın benim babamın, senin babanın, onun babasının yaşadığı o korkunç psikolojiyi yaşatmaya devam eder.

Kusura bakma!

Ne benim iktidarım,

Ne de senin iktidarın,

Biz 80 milyona bizim iktidarımız gerek bizim...

13 Milyonken 80 Milyon olduk,

Senin benim diye hep ayrıştırıldık,

Hep birilerinin iktidarının mücadelesinin arasında yorulduk,

Yıprandık,

Ve, kaybettik.

Benim Evetim,

Benim Hayırım,

Eveti diyende Hayırı diyende 80 Milyonun içinden,

Bizden olanlar,

Bize bırakılan coğrafyadan başka gidecek coğrafyası olmayan insanlar,

16 Nisan akşamı sonuç; Evet'de olsa Hayır'da olsa bizler yine bu coğrafyadaki mirasımızın etrafında kenetlenmekten başka çaresi olmayan insanlarız.

Korkuyu bir kenara bırakmak lazım,

Anayasalar çağın gereklerine,

Ülkenin ihtiyaçlarına,

Toplumun beklentilerine göre güncellenmesi gereken kanunlardan oluşur,

Değiştirmekten korkmamak gerek,

Dünyanın gelişmiş ülkeleri neden gelişmiş diye sormak gerek,

Gelişmiş olmak bir tesadüf değil,

O ülkeler; günceli güncel olanı yakaladıkları için gelişmiş diyoruz,

Bizimde kendimizi güncellememiz gerek,

Güncelleme yaptıkça bize bırakılan ortak miras güçlenecek yoksa kısır bir döngüde iktidar mücadelesi verenlerin arasında hep kaybeden mirasın asıl sahibi Anadolu köylerinin insanları olarak bizler olacağız,

Evet diyende Hayır diyende benim yani sensin,

Gel!

Değişimden artık korkmayalım,

Değişimi başlatıp bizim olanı güçlendirelim,

Sonucunu beğenmediğimiz takdir de değiştirmek yine bizim elimizde,

Bizler anadolunun gerçek sahipleriyiz,

Birileri istiyor diye değil,

Kendimiz için,

Değişimin gerekliliğinin zaruri olduğu bir dünyada yaşadığımız için #EVET diyelim,

Sonuç mu;

İnan ben değişimin sonuçlarından korkmuyorum,

Korkum değişimin gelmemesi, hep yerimizde saymak ve değişimin gelmesini korku salarak engellemeye çalışanların yine başarılı olmasından...

Biz, ortak bir mirasın sahipleriyiz,

80 Milyon farklılıklarımızı zenginlik görerek birlikte yaşamaya mecburuz,

O vakit hem mecbur olduğumuz hayatı daha iyi yaşamak için bu kısır döngüden kurtulalım,

Hemde bizden sonrakilere değişimin ve güncellenmenin iyi bir şey olduğunu miras olarak bırakalım,

Yoksa elimizde iPhone 7 içinde 3310 yazılımı uzaydan 39.000 metreden atlayan Felix ve onun rekorunu 41.000 metreden atlayarak kıran Alan Eustece'ye bakarak halla halla olur mu böyle bir şey demeye devam edeceğiz...

Düşüncelerim işte...

Ahmet K.