7 Kasım 2022 Pazartesi

Kürt Sorunu mu GAP Sorunu mu?

Kürt Sorunu mu GAP Sorunu mu?


Kürt sorununun arkasına süpürülmüş sorunlarımız var bizim.


Gençliğimin 5 yılını rahmetli Cumhurbaşkanı Demirel’in dediği şekliyle: ‘’Cumhuriyet’in en büyük projesi’’ olan GAP’ta geçirdim.


Bölgesel kalkınmayı okulda değil, dünyanın içinde gezinerek yerinde izleyerek öğrenenlerden oldum.


2004 yılında Dünya Bankasına yazdığım proje ile kendi köyümdeki taşkın sorununu çözmeye yönelik bir model ortaya koymuştum. 



Köyün taşkın ve toprak erozyonu sorununu devletten yatırım bekleyerek çözülmesini beklemeyeceksin.


Köyde yaşayan insanlar kendi sorunlarını projelendirecek, ihtiyaçlarını ortaya koyacak ve sonra planlamanın kendisine ulaşmasını beklemeden sorunun öncelikli olduğuna inandırıp fon bularak çözüm üreteceklerdi.


19 yaşındaydım.


Her şeyi devletten ve siyasetten bekleyen bakış açısının değişmesi ve sorunların çözümü için talep iletme şeklinin değişmesi gerektiğini savunan bir yaklaşımla modeli ortaya koymuştum. 


Projeyi yazmıştım.


Proje kabul edilmiş ve uygulanmıştı.


Türkiye’de bir ilkti. Çünkü kırsalda yaşayan insanların sorunları çözüm şekline yönelik bakış açısı oluşturma yaklaşımı ile devletin politika ve yaklaşımlarına bakış açısı kazandırmak istiyordum.


Karlıova’nın cevval bir kaymakamı vardı Erkan Çapar. Ne ismini ne de 19 yaşındaki Ahmet’in anlattıklarına verdiği değeri unuturum. O dönemde bu hikayenin model olması için taşın altına elini koyan isimlerden biriydi.


Bu yaklaşım ve bakış açısı ile 2009 yılında GAP Projesinde çalışmaya başladım.


Yıl 1989 GAP’ın başlangıç tarihi.


Planlama,


Bakış açısı ve vizyon olarak efsane bir kalkınma hamlesi olsa da gerçekten GAP öyle bir proje miydi?


Masa başında çalışmayı beceremem, masanın başında ya sabahları çok erken olurum ya da akşamları. Gündüzleri sahada olmak zorundayım. Hafta sonları ise GAP’ı tanımak için il, ilçe, köy demeden gezer dururum. GAP’ı hem tanıdım hem emek verdim. 


En önemlisi ben GAP’ı  ve GAP’ın insanını anladım.


Türkiye olarak yerinden kalkınma anlayışını kullanan bir coğrafyayız. Tam da bunun bir sonucu olarak 2008 yılında Diyarbakır’da yapılan bir açıklama ile bir gecede GAP İdaresinin belki de en baştan olması gerektiği gibi Ankara’dan Urfa’ya taşınma kararı alınıyor.


Alınan karar önemli fakat beraberinde büyük bir kambur var. GAP’ın bütün düzeni Ankara’da olan personeline siz de Şanlıurfa’ya gideceksiniz deniyor. Bir kurumun çöküşü tam da o gün başlıyor. Ve, ben maalesef o çöküş psikolojisinin üzerine Başbakanlığa bağlı GAP İdaresinde çalışmaya başlıyorum.


Bölgesel kalkınma sürecini söylemsel olarak kullansak da yönetme anlamında yetersiziz. Yerinden kalkınma nedir? İhtiyaç ve beklentileri yerelden alarak en doğru ve hızlı cevabı yerinden vermek. Ama maalesef GAP teşkilat olarak bölgeye taşınmış olsa da şekillendiren bakış açısı Ankara’dan bakmaya devam ediyordu.


Birkaç gündür sosyal medyada grafikler dolaşıyor. 33 yılda yapılanları anlatan.


Proje nedir?


Belirli bir başlangıç zamanı ve belirli bitiş zamanı olan bir süreç yönetimidir. Faaliyet, maliyet ve kabiliyet dengesidir. Yani faaliyetleri planlarsınız, hangi maliyetle gerçekleşeceğine karar verirsiniz sonra faaliyet ve maliyet dengesini kuracak kabiliyeti devreye sokarsanız. 


Türkiye’nin bölgesel kalkınma yaklaşım ve politikalarına dair çok iyi örnek modelleri varken uygulama sürecine baktığımız da maalesef durum hiç de öyle değil.


GAP İnsanların yaşamına dokunmuyor.


Bana rakamsal olarak ne anlatırsanız anlatın,


Belki de ilk kitabım olan İnsan Yaşamına Dokunmak kitabını GAP Bölgesinde çalışırken yazmış olmamın ve bu ismi koymuş olmamın temel nedeni bu.


İçimdeki yükselen çığlığı kapalı kapılar ardında söylemekten yorulmuş olmam.


Ben, GAP’ı tanıdım.


GAP’ın insanlarını tanıdım.


GAP’ın emek verenlerini tanıdım.


Hatta şöyle diyeyim size bu yazıyla birlikte bir de konuşma paylaşacağım.


24 yaşındayken GAP’ın yenileri adına GAP’tan sorumlu Bakanlık yapmış olan 11 Bakanın karşısında konuşma imkanını bana vermişlerdi.


Karşımda kimler yoktu ki;


Recai Kutan,


Fehim Adak,


Nazım Ekren ve daha bir çok isim.


Hatta konuşmamdan sonra Recai Kutan beni yanına çağırmış sanki o günden bugünleri görmüş gibi bu ülkede güzel konuşanları sevmezler dikkat et kendine demişti. 


Sonra herkesin acaba Recai Kutan ne dedi diye bakması ve sorması…


Kürt sorunu diye konuşmak yerine GAP sorununu konuşsak Kürtlerin zaten bütün sorunları çözülmüş olacakken olaylara belirli bir bakış açısından baktığımızdan dolayı yol kat edemiyoruz.


Av Mevsimi filminde Şener Şen’in dediği gibi bakış açısını değiştirmek gerekiyor.


Her şeyi ben bilirim,


Ben, mükemmelim yaklaşımı doğru bir yaklaşım değil.


Sen, karar verici olabilirsin,


Ya da yöneten pozisyonunda olabilirsin.


Benim kadar sahayı bilemezsin,


Benim kadar insanların ihtiyaç ve beklentileriyle politikaların örtüşüp örtüşmediğini göremezsin.


Kürt açılımı ve sorunu üzerinden mesafe kat etmek yerine GAP sorunu üzerinden gittiğimiz vakit zaten kendiliğinden sorunlar çözülmeye başlayacak.


GAP’ın ne yaptığı belli değil,


İdare ben çalışmaya başladığımda Başbakanlığa bağlıydı,


Kalkınma Bakanlığı kuruldu oraya bağlandı,


Bugün nereye bağlı?


Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına.


GAP İdaresi demek GAP Projesi demek mi?


Hayır!


Örneğin bütün sulama sistem yatırımlarını Devlet Su İşleri yürütüyor.


Bütüncül bakış açısı yok. Olmadığı içinde sorunlar silsilesiyle rakamlara baktığında değişim var.


Peki ya gerçek yaşamın içinde bu değişim var mı?


İnsanlar bunu hissediyor mu?


GAP’ta çalıştığım süre zarfında inandığım ve savunduğum temel değer yargısı bir binanın içinde bir şeyler yapmak veya planlamak kolay.


Mesele insanların içine girmek ve içeriden bu planlamayı yaparak ihtiyaçları karşılamak.


Liyakatin olmamasından dolayı 5 yıl dayanabildim.


O gün farklı bir cemaat yapılanması vardı,


Ve, oraya yakın olanlar bölgesel kalkınmayı yönetiyordu.


Yani hiçbir yere yakın olmayan sadece topluma ve devlete yakın olan bizler ise arada bağırıyorduk.


GAP’ın neresinden tutsam elimde kalır.


5 yılım değişimin sesi olmak için mücadele etmekle geçti.


Bölgesel kalkınma bakış açısı demek ihtiyaç ve beklentilerin sıralamasını doğru yapmaktır.


Biri Ankara’dan oturduğu yerden bir yerde bir kütüphane görüyor. Tamam bölgeyi kurtarıyor her yere kütüphane kuruyoruz diyor. Sonra başlıyorsun uygulamaya. İlk yıl kütüphaneler açıyorsun. Yöneticinin ve siyasetin açılış yapmak ve kendini göstermek gibi bir hastalığı olduğu için işine geliyor. 


Sen sahada açılan kütüphanelerin insanlar tarafından kullanılmadığını açılış günü oluşan görüntünün ertesi gün devam etmediğini söylüyorsun. 


Ankara’dan bir ses geliyor. Yok yok çok başarılı devam ettirelim.



İnsanların kitap okumaları için öncelikle karınlarının doyması lazım diyorsun. Çocuklar ve gençler açken ve refah düzeyi yükselmeden bütün şehirleri kitapla doldursak yine insanlar önce karınlarından yükselen uğultuyu duyacaklarından okumazlar diyorsun. Bunun yerine istihdam atölyeleri kuralım. İstihdam artarsa insanların yaşam standardı yükselirse zaten okumak bir ihtiyaca dönüşür diyorsun.


Bölgesel kalkınma günü kurtarmak olduğu müddetçe rakamlarla bana GAP ile neleri başardık diye anlatın durun,


Ben, Mardin’in Dargeçit ilçesinin Temelli Mahallesindeki insanların ihtiyaç ve beklentilerinin ne kadar çözüm bulduğuna bakarım.


Ankara’dan kurumu bölgeye taşımak değil mesele bakış açısını Temelli mahallesine taşımak.


GAP Projesi ne zaman bitecek?


Bir proje başlarken zaten bitiş tarihi konulur.


Bu sorunun cevabının 1989 yılında verilmiş olması gerekiyordu.


Bölgesel kalkınma süreci biter mi? 


Bana kalırsa GAP bir proje olmaktan çıkarılmalı. 


Kalıcı bir bölgesel idare olarak yarın kapanacak mı bakış açısından uzak bir şekilde kurumsal olarak güçlendirilmeli,


En önemlisi GAP rumuzlu projelerin tamamı GAP çatısı altında bütüncül bir şekilde birleştirilmeli.


Daha da önemlisi GAP en uzak olduğu bakanlık olan Sanayi ve Teknolojiden ayrılmalı.


Türkiye’de sorunların değişmemesinin nedeni bakış açısının değişmemesi. Her gün aynı pencereden bakarsan aynı manzarayı görürsün.


Bir defa bakış açısını değiştirmeyi denesek sorunların çözümü kolaylaşacak.


GAP’ta yaşayan insanların sorunları neler;


- Eğitim

- İstihdam

- Suyun etkin kullanımı

- Enerji maliyetleri

- Sağlık hizmetlerine erişim

- Turizmden katma değerli gelir elde edilmemesi

- Çocukların ve gençlerin öteki duygusu içerisinde büyümeleri

- Her atanan kamu görevlisinin bir an önce dünyanın en zengin kültürel coğrafyalarından birinden var olan ön yargılar nedeniyle gitmek istemesi 

-   Kültürel ve sosyal yoksullaşma

- Ana dil kullanımı 


Öncelik sıralamasını doğru ve entegre bir şekilde yaptığında çözüm oluşturmak ve bunun toplumsal yaşamda etkisini görmek mümkünken,


Zor olanı seçen yaklaşım ve politikalardan dolayı kısır bir döngünün içine hem birbirimizi boğuyoruz,


Yetmiyor bu mirası gelecek nesillere bırakıyoruz.


Ahmet bu yazıyla başladı.


GAP’taki 5 yılından başlayarak bugünlere doğru gelmeye…


Daha neler yazarım bilmiyorum.


Ama bugün Türkiye’de kısır bir döngüye doğru yine sürükleniyor insanlar.


Açılım gibi öyle cafcaflı isimler vermeye,


Sanki yeni bir dünya kuruluyormuş gibi isimler vermeye koymaya gerek yok,


Karşınızda insan var,


Ve, sizde insansınız.


İnsan olanın insanca yaşamı için ihtiyaç ve beklentileri birlikte planlayarak önceliklendirip aynı evin içinde yaşayan insanlar olarak sadece birbirimizin mutluluğunun artmasına katkıda bulunacaksınız hepsi bu kadar.


GAP bakış açısı değişti mi bir şeyler değişmeye başlar yoksa rakamlarla siz anlatın,


Gerçeklerle ben rakamların uyuşmadığını anlatayım…


Sonuç


GAP’tan ilk yazım olsun…


Ahmet K.


2 Kasım 2022 Çarşamba

Eğitimde Ayrıştırma...

 Bir toplumu yücelten de düşüren de eğitimdir. 


Eğitim ile mesela Uzay yolculuğuna katılan ülkeler arasına girebilirsiniz, 


Tarımsal üretimde kendi kendine yeten bir ülke inşa edebilirsiniz, 


Kadın cinayetlerini, çocuk tacizlerini bitirebilirsiniz, 


Liyakatsizliği bitirebilirsiniz, 


Kamu kurumlarının işlevselliğini arttırabilir, 


Yerli ve milli teknolojiyle dünyanın gelişmiş ülkeleriyle rekabet edebilir, 


Adaleti sağlayabilir, 


Herkesin birbirinin Yaşamına karşı saygı duyması gerektiğini öğretebilir, 


Referanslarla değil emekle insanların bir yerlere gelmesine yol açabilir, 


Çocukların kendi yeterlilikleri doğrultusunda büyümelerini gerçekleştirebilir, 


Siyasetin belirleyenlerinin asli işinin sadece koordine etmek olduğu bir düzen oluşturabilir, 


Geri kalmışlığı ortadan kaldırabilir, 


Kanundan daha etkili bir şekilde toplumsal kural ve normların oluşmasını sağlayabilir, 


İnsan beyninin düşünce gücünü zorlayabilir, 


Kırsaldaki yaşamı canlandırabilir, 


Hem ekonomik hem de sosyal yoksulluğu bitirebilir, 


Toplumsal huzur ve barışı sağlayabilir, 


Geçmiş ile gelecek arasında giden insanların bugünün farkına varıp zamanı yaşamalarının önünü açabilir, 


Doğayı koruyabilir, 


Küresel ısınma ile mücadele edebilir, 


Dünya edebiyatına yön verebilir, 


Tıp alanında çözüm bekleyen hastalıklara karşı reçete oluşturabilir, 


Sma hastası bir çocuğu yaşatabilir, 


Gencecik çocukların başkalarının savaşında  kurban gitmesini önleyebilir, 


İntihar eden insanların önüne geçebilir, 


Madende kader diyerek katledilen insanların ölümünü engelleyebilir, 


Sanayi toplumu inşa edebilir, 


Girişimci gençlerin üreterek toplumsal yaşama yön vermelerini sağlayabilir, 


Hayal gücünü zorlayan senaryoların ve filmlerin ortaya çıkmasını sağlayabilir, 


Dünyada en çok okunan edebi eserleri üreten ülke olabilirsiniz. 


Eğitim sınırları zorlayan sürecin adı. 


Toplum olarak ihtiyacımız olan ne bir anayasa, 


Ne de başka milyonlarca neden, 


Öncelikle inşa edilmesi gereken şey eğitim sistemi, 


Milyonlarca gencimiz kendileri tanımadan üniversite okuyor, 


Yetenek ve yeterlilikleri doğrultusunda değil aldıkları puanlar doğrultusunda tercih yapıyorlar. 


Tarihi bir günü geride bıraktık.


Farkında mısınız?


Ülkenin öğretmenleri greve gittiler.


Milli Eğitim Bakanlığı eğitimin sorunu öğretmenlerin ayrışması diyerek özneden çok uzak bir kararla zaten atanana kadar yeterince yarışmamış gibi bir de uzmanlık sınavı çıkardı. 


Haklı bir isyan gerekiyordu. 


Zaten bunun olmaması sorundu.


Uzmanlık sınavı ile ne değişecek? 


Sorulara cevap vermeden uygulamalara geçtiğimiz için kaybediyoruz. 


Muhtemelen biri kalktı ve bunu önerdi sonrasında bu fikir o an birilerine çok mantıklı geldi ve uygulamaya geçti.


Peki bunun eğitim sistemine katkısı ne olacak buna dair bir araştırma, makale, dünya uygulaması, yapılmış bir çalışma var mı? 


Eğitim masa başında alınan kararlarla şekillendirilemez. 


Bunu yaptığınız vakit bir ülkenin sadece bugününü değil yarınını da çökertirsiniz. 


Bir çocuk düşünün okula başlarken çok zeki ve merak duygusu ile eğitimine başlıyor, 


Heyecanlı, 


Hareketli, 


Araştırmacı,


Sonra yıllar ilerledikçe ne oluyor da bu çocuk var olan yetenek, heyecan, dinamizmini kaybediyor ve toplumsal bir sorun olarak görülmeye başlıyor.


Eğitim konusunda dünyada çok başarılı ve iyi örnekler var.


Ama en önemlisi bizim kendi içimizde eğitime dair yaklaşımlar ortaya koyabilecek Anadolu insanları var.


Eğitim bir toplumun can damarıdır.


Eğer o damar doğru çalışmazsa diğer organlar bir bir işlevlerini kaybeder.


Eğitimin olmadığı bir toplumda adalet arayamaz ve bekleyemezsiniz,


Ama eğitim varsa adalet mekanizması için her gün bir kanun çıkarmaya gerek kalmaz çünkü zaten eğitim erken yaşlardan itibaren sorunların çözülmesini sağlar.


Maalesef hep sonuca bakıyoruz.


İntihar etti!


Öldürdü!


Cinayet işledi!


Çaldı!


Yaptı!


Sonuca bakarsanız evet doğru bunlar oldu.


Peki ya süreç?


Mesela Bartın'da madende vefat eden 25 yaşındaki tarih öğrencisi ve eğitimini yarıda bırakmış Remzi'nin,


Ya da bir hafta facianın bir hafta öncesinde baba olan Aziz'in ölüm nedeni neydi biliyor musunuz?


Eğitimsizlik!


Eğer doğru bir eğitim verilmiş olsaydı hepsi yaşıyor olacaktı.


41 madenci öğrendiğimiz kadarıyla maalesef doğru ve yeterli bir iş güvenliği eğitimi almamışlardı.


Denetimi yapması gerekenlerin eğitimi yetersizdi.


Ruhsat veren veya oradaki gaz sıkışma sürecini takip etmesi gerekenler yetersizdi.


Ölümlerden sonra hiçbir istifa veya görevden alma olmaması ise apayrı bir eğitimsizlik olarak bizi bir sonraki faciaya doğru sürüklüyor.


Bugün Anadolunun eğitimcilerinin yaşamsal sorunları bir köşede dururken,


Çocukların eğitime dair sorun ve Gelecek kaygıları bir köşede dururken,


Yeni gelen Bakanımız istedi diye yeni bir şey deniyoruz.


Peki bu denemenin kazancı ne olacak!


Velev ki her noktası kazanç olsun!


Eğitimin öncelikli ihtiyacı bu mudur?


Biz çocukları ve gençleri birbiriyle yarıştırmayalım dünya çocukları ve gençleri ile yarıştıralım derken şimdi öğretmenleri ayrıştırma süreci başladı.


Yarıştırma değil ayrıştırma... 

24 Ekim 2022 Pazartesi

Kader bir sığınak değildi ama korkaklar her seferinde o sığınağa giriyorlardı

 Gerçeklerle yüzleşmedikçe değişen hiçbir şey olmayacak.


25 Ekim Salı günü saat 17.00'da Özlem Gürses'in kanalına yeniden konuk olacağım.


İlk programı izleyen insanların her birinden sonrasında aldığım dönüşler,


İçimde yaşadıklarım,


Zihin dünyamın değişim arzusu her gün daha radikal bir şekilde siyasetin dışında olanların asıl konuşması gerektiğine olan inancım.


Birbirini tekrar eden cümlelerin bir neslin gençliğini çalması yetmiyormuş gibi gelecek nesillerin de çocukluk ve gençliğini çalma arzusu.


Korku insanın en önemli dürtüsüdür. İnsanı diri tutar, özünden kopmamasına neden olur, yaratıcı aslında bilinmezlikle korku duygusu ile insanın kendi öz kontrol mekanizmasını oluşturmasını sağlıyor.


Korku kendimizi kontrol etmemizi sağlayan dürtüyken yaratıcıdan daha fazla yaratılandan korkar hale geliyoruz.


İnsanın kendinden uzaklaşmasının en büyük nedeni korkularını yönetememesidir.


Aslında yaşama gelirken hiç olarak geldiğimiz gibi hiç olarak gideceğiz. Gelirken madde olarak bir şey getiremediğimiz gibi götüremeyeceğiz de.


Bize kalan tek olgu yaşamda kendimizden sonrasına dair bıraktığımız izler.


Ne için yaşıyorum sorusuna uzun zamandır cevabım: unutulmamak!


Ben, unutulmak istemiyorum.


Yarın programda ne konuşacağız bilmiyorum.


1 saate ne sığacak hiç bilmiyorum.


Sadece yeni bir insana ulaşarak dedelerimizden babalarımıza, babalarımızdan bizlere kalan ve yaşatılan mirası reddetmek gerektiğini savunuyorum.


Bir sonraki nesil artık bu mirasın ağır yükünü kaldıramaz.


Yeterince yükleri taşıdık.


20 yaşında bir genç doğduğu günden beridir aynı liderle yönetiliyor.


Bir eve doğarsın ve evsahibi olarak biri sana tanıtılır sonra sende bunu yaşarsın ya,


Halbuki o da senin gibi kiracıdır. Ama o kadar uzun süredir oturuyordur ki herkes ev sahibi olduğuna inanmaya başlamıştır.


Oğlum Atlas'tan öncesi ve sonrası olarak iki ben var.


Atlas doğmadan önce yaşadıklarımı düşünerek yaşamda kıyas yapmazdım. Doğumundan sonra kıyas yapmaya başladım.


Bizim kaderimiz bu değilken maalesef kader üzerinden güçlerini pekiştirenler bize bunu yaşattılar.


41 madencinin toprağın altında can vermesi gibi.


Korkuyoruz!


Bir şey dedik mi başımıza bir şey gelecek korkusu.


Kader bir sığınak değildi ama korkaklar her seferinde o sığınağa giriyorlardı.


Korkmuyorum çünkü dünyanın içinde istediğim her yerde üreterek, emek vererek ayakta kalabileceğimi biliyorum.


Korkusu olanlar ise güvenli alanlarını terk ettikleri anda aslında bir hiç olduklarını göreceklerinden dolayı bırakmamak için her şeyi yapıyorlar.


İnsanın insandan üstün olmadığı bir dünyada yaşarken zorla içimizde üstünler zümresi oluşturuyoruz.


O çok inanıp, güvenip peşinden gittiklerimiz sanki cennetin tapusunu almışlar gibi yüceltip peşinden gidiyoruz.


Sanki beraberinde bizi de götürecek gibi kabul ediyoruz.


Gerçekten gideceklerine inanıyor musunuz?


Ya gitmezlerse sizi de beraberlerinde ateşe doğru sürüklüyorlarsa.


İnsana verilen beyin tam da bunun için var.


Sorgulama!


Bir insanın ölmesi için sadece can vermesi gerekmiyor.


Merak duygusunu kaybetmiş,


Ve, sorgulamayan bir insan zaten ölüdür.


Yarın program var.


Özlem Gürses kiminizin tanıdığı, kiminizin ise hiç tanımadığı Ahmet'e ekranlarını açacak.


Siyasetçilerin konuşmalarından sıkılan herkesi bekleriz.


Kendim için değil,


Senin için,


Ve, senin çocukların için basit bir insan olarak basitçe konuşacağım hepsi bu...


17 Ekim 2022 Pazartesi

Yüzleşmeye var mısınız?


Siyaset yapmayacağız.

Öyle lafı çevirmeden en direk haliyle yazacağım.

Bartın'da 41 can kaybettik. Neden? Bu kaderdi. Onların kaderi madende ölmek olarak yazılmıştı ve öldüler. Sonra şehit oldular ve her biri cennete gittiler.

Bunu kim diyorsa toplumsal olarak acıyı azaltmak amaç. Peki kendimizi kandırarak diniyor mu acılar? Hangimiz biliyoruz ölenlerin isimlerini?

Ne ben,

Ne de sen,

Sadece aileleri biliyor.

Tıpkı Soma gibi unutacağız.

Unutmak üzerine kurulan bir yaşam yaşadığımız için tedbir almak hep geri planda kalıyor.

Sayıştay raporu,

Raporun yazdıkları,

Gaz sıkışması var diye önceden uyaranlar,

Hepsi önemsiz.

Soma yaşadıktan sonra gerekli olan tedbirler alınmalı ve hiçbir madenin kapısı açılmamalıydı.

Gözyaşı dökmek anlamsız.

Sorumlu olanlar istifa etmedikten,

Görevden alınmadıktan sonra anlamı yok.

Enerji Bakanı bir bir sorumlu olan herkesi görevden alarak akabinde sorumluluk bende çünkü gerekli tedbirleri benim aradığım, birlikte çalıştığım bürokratlar alamadı diyerek istifa etmeliydi.

Olması gereken bu. O vakit işte bir daha böyle bir katliam yaşanmaması için herkes görevini liyakat esaslı yapmak zorunda kalır.

Yok biz de işlemeyen bir mekanizma var. Sorumluluk. Kim sorumlu?

Ben miyim?

Sen misin?

Hayır tabiki.

Sorumlu olan kurum ve kuruluşların uzman, müfettiş, bürokrat ve atamaları yapan Bakan.

Katilam gibi ölümlerin yaşanmaması için gözyaşı dökmek yetmiyor.

Önce görevden alacaksın sonra istifayı vereceksin. Sen koltuğunu kaybedebilirsin ama ülke ve gelecek kazanacak.

Kader olduğuna inanan her bir bireyin inancından şüphe ediyorum. Böyle bir kader anlayışı ne dinde ne de yaşamın içinde var.


Yüzleşmek nedir bilmiyoruz.

Katilam gibi ölümler yaşanıyor ama biz hep sonuç üzerinden değerlendirme yapıyoruz.


Cumhurbaşkanı koordinasyonunda cansız bedenler 24 saat olmadan yer altından çıkarıldı demek nasıl bir yaklaşımdır.


41 can toprağın altında ve Cumhurbaşkanı bunu koordine etmez. Çünkü koordine edecek olan kurum ve kuruluşlar bellidir. Gider her bir kurum sorumluluğunu yerine getirir. Devlet büyüklerinin görevi ise olayın akabinde görevden alma, sorumlu veya ihmali olanların adalet önünde hesap vermesini sağlamaktır.


Yok bunun üzerinden bile siyaset mekanizması rol kapıyor.


Bir Bakan gidiyor mezar başında Kuran okuyor. Okuyabilir ama bunu hoparlöre yapmak ve video ile çekilerek topluma servis edilmesi ne insani ne de vicdanidir.


Müslüman veya dindar olduğumuzu kime kanıtlıyoruz?


Birbirimize mi?


Yoksa Allah'a mı?


Ben seni Müslüman görsem ne olur bana kanıtlasan ne olur kanıtlamasan ne olur.


Senin görevin adalet ise ülkedeki adaleti bana kanıtlamak zorundasın.


Yok!


Sürekli bir yüceltme ve yücelilme arzusu içinde olmak.


İşini en iyi yapmak, görev ve sorumluluk doğrultusunda hareket etmek varken neden yan yollara sapıyoruz.


Bartın orada duruyor. 41 can ise toprağın altından alınıp toprağın altına bırakıldı. Baş sağlıkları dilendi. Taziyeleri ilettik.


Peki ya sonra?


Ölen öldüğü ile mi kalacak. Biz de arkalarından şehit oldular cennete gittiler diye yaratıcı adına hüküm vererek kendimizi mi avutacağız. 


Yoksa 41 insanın vebalinin yöneten ve sorumluluk sahibi her bir bireyin ayrı ayrı omuzlarında bir yük olduğunu mu düşüneceğiz? 


Dindar toplum mantıklı toplumdur. Çünkü din mantık çerçevesinde yaşanır. Ben geliyorum diyene karşı tedbir almamak. Ben daha önce geldim diyene karşı hiçbir yaptırım uygulamamak bir toplumun anlamsız bir şekilde başına gelen her olay karşısında kader savunması oluşturmasına neden olur. 


Yurt dışına gelmek benim kaderimde yoktu. Ben bunu tercih ettim. İstemesem gelmezdim. Tercihimin nedeni ülkedeki liyakatsizliklerdi. Başıma atanan yönetici için bu bizim kaderimiz ne yapalım demek vardı. Fakat ben bunu yapmadım. Neden mi? Çünkü böyle bir kader yok. Tercihler var. 


Yarın deprem olduğunda bir şehrimizde Allah göstermesin yüzlerce insan öldüğünde kader mi diyeceğiz?


8 şiddetinde depremde ölmeyenlerin ülkesi Japonya'daki kader yok ama 6 şiddetinde depremde yüzlerce kayıp veren biz de kader var öyle mi? 


Başımıza ne geldiyse, 

Ne kadar kayıp verdiysek hepsini kaderci sığınağı kullanmaktan yaşadık. 


Kader bizim elimizde. Her birimiz kaderimizi belirlemek için bu hayata geldik. İhmallerle dolu madene çalışma izni vermek, denetimleri yapmamak, yapılan denetimlere uymamak ve en önemlisi tüm bunları bile bile o madene girmek ve çalışmak zorunda olmak. 


Bartın'da 41 can katliama kurban gitti. Bu katliamın sorumlu veya sorumluları kim sorusunun cevabını aramak ve bulmak çocuklarımızın geleceğini kurtaracak ya da kader diyerek kaçmak çocuklarımıza da aynısını yaşatacak. 


Karar ne benim, 

Ne de senin, 

Karar bizim... 


Üzülüyorum çünkü bu şekilde Allah katına gidince acaba kimler ne cevaplar alacak doğrusu merak ediyorum. 


Ama emin olun aklı ve dini birlikte veren Allah sizin dediklerinizi demiyor bunu biliyorum. 


Mezar başında Kuran okuyan Bakandan beklenti sorumluları bir bir açıklamak ve karar mekanizmalarına gerekli müdahalelerin yapılmasını sağlamaktır. 


Dua edecekseniz içinizden edin. Kula değil Allah'a ulaştırın. 


Kim kime neyi kanıtlıyor anlamıyorum. 


Anlamadığım için de kendi kaderimi çizmeye devam ediyorum. 


Kader diyerek madenin içinde sessizce ölümü beklemek bu da bir tercih. Saygı duyuyorum. 


Yüzleşmezsek gelecek uzak hep çok uzak. 


13 Eylül 2022 Salı

Kader Biletçisi Ancak Açtı Gişenin Penceresini...

Uyumuyorum artık geceleri,


Karanlığın içinde yolculuk yapıyorum,


Her seferinde taşıdığım korkularımın bir bir üzerine gidiyorum,


Geç bile kaldım biliyorum,


Kader biletçisi ancak açtı gişenin penceresini,


Yoksa şimdiye çoktan almış biletimi,


Ve, binmiştim bu trene.


Çıktın mı bu otobüsle yola yoktur gayri dönüşü,


Ne gözün görür bir şeyi,


Ne de zihnin kabul eder yalanı,


Nafiledir artık beyni kabağın çekirdeğinden bile küçük olanların,


Hayal dünyası devekuşu misali başını toprağa gömmüş olanların,


Sırtını hep bir yerlere dayayarak her dediğimi yaparım diyenlerin,


Çağ dünyayı uzaya, uzayı dünyaya taşırken,


Evdeki kurutma makinesinin olduğu ve olmadığı yılları kıyaslayanların,


Asrın projesi diyerek sürekli olarak inşaatlar üzerinden örnekler verenlerin,


Değişmeyeceklerini artık kabul edersin!


Malumun başlangıcı eğitimdir,


Çocukluk günlerimizin her bir anına uzanıp dokunmak mümkün değildir,


Lakin yine de yapabilirsin,


Hatırlayabilirsin okul çağını,


Ah nasıl da meraklı, hareketli, yerinde duramayan, heyecanlı zıppır bir çocuktun,


Sana resim çiz dedikleri anda ne ağacı ağaç gibi, 


Ne güneşi güneş gibi,


Ne de nehirleri nehir gibi çizerdin,


Hayal dünyandaki bütün zenginlikleri yansıtırdın bir anda,


Sonra ders kompozisyon olduğunda başlardın kağıdı kalemi eline almaya,


Sonra öğrendiğin tüm sözcükleri bir bir kullanmaya,


Bir ifade etme yöntemiydi yazmak,


Birden bire içindeki tüm sözcüklerin dökülmesinin mutluluğunu yaşardın!


Karşındaki öğretmen rol modeldi senin için,


Her şeyi onun bildiğini düşünür,


Ve, sorular sorardın daha ilk günden,


Her sorduğun soruya cevap ararken,


Zihin dünyandaki hayal dünyanı zenginleştirmeye çalışırdın!


Her teneffüs arası okulun bahçesine koşarken,


Hiç tanımadığın yaşıtlarınla tanışır,


Takım ruhunu sınıfındakilerle yakalar karşı takımla bir mücadeleye girerdin,


Kazanandan çok önemli olan takımın parçası olmak,


Ve, mücadele etmekti!


Ah o etrafı dört duvarla çevrili sınıflar yok mu?


Şekilci dayatmalarıyla ne varsa aldılar elinden,


Var olan özgüvenin,


İnandığın değer yargıların,


Merak duygun,


Heyecanın,


Hareketliliğin,


Kendini ifade etme becerin,


Hayal dünyan ne varsa aldı işte elinden!


Çocukluğunun ilk günlerinden itibaren başladılar başarıyı sınavlarda aramaya,


Her girdiğin sınavda aldığın notlar senin zeka düzeyini belirleyendi,


Öğretmen iyi dediyse iyiydin,


Kötü dediyse kötü,


Ya da akşam eve geldiğinde çarpım tablosunu ezbere bildiğin kadar zekiydin,


Ya da verdiğin hızlı cevaplarla,


Halbuki bir çocuğa yapılabilecek en büyük işkenceydi bu.


İşkencenin adı eğitim olmuştu,


Ve, koca bir toplum buna inanıyordu.


Sana sürekli olarak senden önceki asırlarda yaşayanları anlattılar,


Başarı hikayesi olarak hep geçmişi gösterdiler,


Bugün neden başarının ve rol modellerin olmadığını bile sorgulamana müsaade etmediler.


En sorunlu çocuk en güzel dönem olan çocukluk çağında büyüme arzusu taşıyan çocuktur.


Çünkü çocukluğuna dayatılanlardan kaçmak istersin,


Ve, kaçışın tek yolu vardır büyümek!


Büyüdükçe en masum dönemini kaybedersin,


Zihinsel dünyanın en çok eğitilebileceği zamanı,


Ama işte arkanda kalan yıllardan koşar adım kaçmak istersin,


Çünkü sana işkence geleni görmüyorlardır.


Büyüdükçe masumiyetin çizgileri bir bir kaybolur yüzünden,


Yerini yılgınlık alır,


Fark edersin o vakit geçmesini istediğin zaman aslında en çok geçmemesi gereken zamandır,


Ama geçmiştir bir kere!


Para kazanmak ve meslek seçiminin eş değer olduğu bir toplumda yeteneklerinin veya sanatsal yönlerinin hiçbirinin gelişme ihtimali yoktur,


Aslında en büyük mesleğin hayal kurabilenlerden olmak olduğuna inanırsın,


Alırlar elinden,


Ve, yerine dayatırlar sana kazanç sağlayacak olanı,


Sonra belki mutlu olursun,


Belki mutsuz,


Ama ne mutluluğun tanımını yapabilirsin ne de mutsuzluğun,


Çünkü kendini tanımıyorsundur!


Kitap mesela okumak,


Özgürlüktür,


Zihin dünyanın başka dünyalarla birleşmesidir,


Oku derler,


Ama neden okuman gerektiğini öğretmezler,


Okumanın espiri ve hikayesini vermedikleri için okumak hiçbir vakit bir kültüre dönüşmez.


Dil öğrenmek dünyayla bütünleşmektir,


Kendinin dışındakini anlamak ve yorumlamaktır,


İlkokuldan başlayarak dil eğitimi alırsın,


Ama sonra üniversite bile bitirsen sorduklarında koca bir salonda 3 5 kişinin ancak eli kalkar,


Çünkü dil öğrenmenin neden gerektiğini vermeden anlatır dururlar,


Sonra da anlatan anlattığı zamanı,


Dinleyen dinlediği zamanı bir döngü gibi kaybeder.


Akıyordu su trenin güzergahında,


Ve, tren geçiyordu köprünün üzerinden,


Geride kalıyordu zaman,


Değişmeyen insanların değiştirmek için emek vermedikleri bir coğrafyaydı bizimkisi,


Bir gün gündem olanın ikinci gün gündem olma şansı yoktu,


Çünkü değişken gündemler toplum için hem bir korku hem de bir afyon etkisiydi.


Tam 15 yılımı verdim kamu kurumlarına,


Yaşadıklarımdan,


Gözlemlediklerimden,


Hissettiklerimden hareketle sığmadım bir kalıba,


Sığdırmak istedikleri hiçbir kalıbı kabul etmedim,


Çünkü sığdığım anda biliyordum her gün doğan güneşi görsem de esaret başlamış olacaktı.


Gördüğüm her makam sahibine anlattım,


Değerleri olmadıklarını bilsem de devletin makamında oturuyorlardı ve eğer isterlerse değişim için benimkinden çok daha etkili olabilirlerdi.


Hiçbir projeyi zihnimde tutmadım,


Köşe başlarında projem var diyenleri bile pür dikkat dinledim,


Zihnimdekilerle zihinlerindekilere katkı sunarak yeter ki üretsinler dedim!


Her dönemimde başka bir liyakatsizliğin boyunduruğu altında çalıştım durdum,


Bürokratizm bir hastalıktı,


Ve, bu hastalığı siyaset, cemaat, tarikat, stk ve benzeri yapılar üzerinden yayarak,


En tepeye bir şekilde birilerinin adamlarını konuşlandırıyorlardı.


Tepeye çıkmak isteyenler de mecburdular öğrenmek, üretmek, çalışmak yerine kapılarda beklemeye,


Çünkü emeğin karşılık bulmadığının farkındaydılar.


Masum çocuklar gidiyorlardı,


Başkalarının güç savaşında ölüyorlardı,


Ve, şehadet adı altında cennete uğurlanıyorlardı.


Kimse de kalkıp demiyordu ki;


Neden hep biz gidiyoruz cennete,


Biraz da siz gitseniz ya cennete,


Madem ölen gidiyor cennete,


Ne diye en önden siz gitmiyorsunuz diye,


Yok gidemezlerdi,


Çünkü kendileri de biliyorlardı cennetin yolu için değil iktidarda kalmanın mücadelesinin ölümleri olduğunu!


Tren her geçen dakika biraz daha uzaklaşıyor,


Karanlığın içinde etraf zemheri,


Dışarıya bakıyorum,


Güneşin doğmasına daha çok var!


Trenin içinde her köşe de birileri yaslanmış pencereye,


Yansıyan siluetleri görüyorum pencerelerden,


Kaçış treni bu,


Çocukların istismar edildiği,


Her çocuğun zihin dünyasında travmaların olduğu,


Kadınların kendi olamadığı,


Erkeğin gölgesinde kaldığı,


Muhafazakarların din üzerinden aldattığı,


Anlamını bile bilmediği ayetleri okuyanların ermişçesine ders verdikleri,


Arka planda kiminin ne halt yediği belli olmadığı,


Herkesin birbirini kullanmaya çalıştığı,


Çıkar ilişkilerinin her şeyin önüne geçtiği bir coğrafyadan kaçış treni…


Dünyanın her yerinde vardır sorunlar,


İnsanın olduğu yerde sorun olmaması mümkün müdür?


Ama dünyanın hiçbir yerinde kendisine bu kadar düşmanlık eden bir toplum yoktur.


İzliyorum şimdi uzaktan,


Zannetmeyin,


Bu tren gittiği yere giderken yaşanmışlıkları geride bıraktırıyor,


Yok öyle olmuyor!


19 milyon öğrenci okula başladı bu hafta,


Her birinin hayalleri var geleceğe dair,


Bütün yaşamlarını sınavlarla geçirirken sırf bir yerlere sırtını dayadığı için gelip emek verenlerin emeklerini çalanların her birine dur demeye dünyanın her yerinden devam edeceğiz.


Toprağın çocukları,


Uzayın topraklarının çocukları olacaklar,


Bunu yapacak olan biziz,


Ve, hürriyet ve ümit bir arada olmaya devam ettikçe biz vazgeçmeyeceğiz.


Kurnaz tilkiler hiçbir vakit garibanın ağzındakine ulaşamayacaklar,


Gecenin karanlığı güneşle birlikte aydınlanacak,


Çocukların hayallerini çalanlar bir bir kaybolacaklar,


Uyku ile uykusuzluk arasında bir yerdeyim,


Uyuduğumda biliyorum bende uyanamayacağım,


Uykuya her dalanın uyanması zordur,


Zaten istedikleri de her birimizin uyuması,


Ve, biz uykudayken onlar çocukların geleceğini tüketmeye devam edecekler.


Saat 03:08,


Tren ilerliyor,


Ve, başımı pencereye dayamış bakıyorum geleceğe,


Heyecan duyuyorum,


Uykuda olanların arasından sıyrılıp dünyayı farklı dillerde okumaya devam edeceğim için.


Felemenkçe, Fransızca yazan yazarların dillerinde kitaplarını okumaya çalışıyorum.


Her gün yazıcıdan çıktı alıyorum,


Ve, sözcüklerin altına bir bir anlamlarını yazarak kendi dilinde öğrenmeye çalışıyorum dünyayı,


Sözcük dağarcığımı arttırmak için mücadele ediyorum,


Biliyorum uyanık kalmak için başka çarem yok,


Öğrenmenin bittiği yerde uyku başlar,


Yaşam hiçbir zaman cesur olmayana fırsat tanımaz,


Herkes cesaret gösterinin yanında yer alamaz,


Bazen en yakınınızdakilere bile anlatamazsınız,


Ama asıl anlaması gerekenin kim olduğunu biliyorsanız,


Gişenin açılmasıyla aldığınız trenin biletinin sizi ulaştıracağı yer bellidir,


Gün doğdu doğacak,


Elbet bu karanlıklar aydınlığa çıkacak,


Benim aydınlığım geride kalanları da bulacak.


Uyanık kalın,


Ve, size verilen en büyük güç olan aklınızı sorgulamaktan uzaklaştırmadan emek verin! 


5 Eylül 2022 Pazartesi

İnsanlık Çuvala Sığmıştı ve Ali Rıza Amca Bu Yükü Tek Başına Taşımak Zorundaydı...



Başındaki külahı,

Gömleği,

Pantolonu,

Bizim her birimizin gündeminden,

Uzayın ve teknolojinin dünyasından çok uzakta tam bir Köy delikanlısı Ali Rıza Amca.

Külahı hem asil bir köylü hem de inancının bir simgesi,

Erzurum Karayazı köyünden.

28 yaşında kaybolan Hakan’ın babası.

Tanımıyorum Hakan’ı,

Sende tanımıyorsun,

Tanımanın bir önemi var mı yok!

Babanın elinde bir çuval,

Karanlık dönemlerin yaşattığı karanlık bir görüntüyü yaşıyor insanlık,

Güneş var ya tepede,

Yok artık!

Gökyüzündeki güneşe rağmen karanlığı yaşıyor Ali Rıza amca,

Tüm dünyayı aydınlatan güneş onun gözlerindeki karanlık perdeyi kaldırmıyor bu sabah!

Hakan’ın oğlu olmasını o seçmedi,

Tıpkı sen gibi,

Seçmedi!

Karanlığın aydınlanmaya engel olduğu,

Karanlık bulutların güneşin önüne perde olduğu,

Gökyüzünün gürültüsünün korku saldığı günlerden bir gün kaybetmişti oğlunun izini.

Hikayesi nasıldı acaba,

Neler yaşamıştı,

Ölüm nasıl bulmuştu?

Hangi yaşanmışlıkların sonucunda karanlığın kaybettiklerinden olmuştu!

Asil bir köy delikanlısı,

Elinde bir çuval,

Ve, beyaz bir çuvalın içinde yıllardır haber alamadığı evladının kemikleri!

Vicdan, akıl, kalp, ruh hiçbir şekilde kabul etmiyor.

Etmesi de mümkün görünmüyor!

Dijital dünyanın içinde tartışılan,

Siyaset arenasındaki yönetme mücadelelerinin her birinden çok uzak,

Asırlık bir ıstırabın bitmeyen karanlık görüntüsü yeniden kendisini gösteriyordu!

Daha 28 yaşındaydı.

Nasıl bir delikanlıydı acaba,

Hayalleri neydi,

Nasıl bir ortamda doğmuştu,

Neler yaşamış,

Ölümün karanlık sokağına onu götüren neydi acaba!

Yüzündeki çizgiler,

Yaşlılığın, hüznün, kederin hissettirdikleri derin derin çizgiler oluşturmuştu,

Tek başına aradan geçen 7 yıl sonra oğlunun kemiklerini bir çuval içinde almaya gitmişti.

Gömleğinin çizgileri de aslında yüzündeki derin izlerin uzanan bir yansımasıydı.

Anadolu’nun kırsalında, köylerinde yaşayan insanların ortak bir görüntüsü vardır,

Gösteriş için, yapay olarak yaşanan sanal dünyadan uzakta yaşamlarını sürdürürler,

Şikayet etmezler,

Kaderde çocuğunun cansız bedenini toprağa verememek olsa da,

Kemikleri bir çuvala konulup al yetiştirdiğin, büyüttüğün evladın bu dense de;

Asırlık bir çınar gibi yaş olsa da delikanlı bir genç gibi sırtlarlar yükü.

Gidiyorsun,

Sana bir çuval uzatıyorlar,

İmzala diyorlar,

İmzayı atıyorsun,

Sonra gidebilirsin diyorlar!

Hepsi bu kadar!

Sonra kapıya çıkıyorsun,

Kilogram olarak hafif olsa da bir babadan başkasının kaldıramayacağı ağır bir yükle yoluna devam ediyorsun!

Ali Rıza amca koca bir milletin ölen insanlığının yükünü taşırken,

Biz, sadece o yükün tartışmasını yapanlar olarak kayda geçiyoruz.

İlk değil ki bu;

3 yaşındaki Muharrem Taş’ın Van’da babası tarafından 2014 yılında çuvalda taşınan görüntüsünü unuttunuz mu?

Eğer Muharrem’i unutmamış olsalardı bugün Ali Rıza isimli delikanlı amcaya o çuvalı veremezlerdi.

Unutuyoruz,

Unuttuğumuz içinde aynı döngüyü yaşıyoruz.

Unutmayın!

Unutturmayın!

Unuttukça birbirine benzer kaderleri her birimiz ölen insanlıklarımızın arasında yaşamaya devam edeceğiz.

Belki de unutmuyoruz,

Yok sayıyoruz,

Halının altına süpürüyoruz,

Sonra temizlik yaptığımızı zannediyoruz,

Halının yerinde küçük bir kayma olduğu vakit bir anda süpürdüklerimiz savruluyor dört bir yana,

Yüzündeki derin çizgilerle elinde oğlunun kemiklerinin bulunduğu çuvalla bir insanlığın ölümünü yüklenmiş Ali Rıza Amcanın yaşadıklarını unutmuş gibi yapar,

Yok sayarsak,

Buna sebep olanları halının altına süpürürsek,

Yarın tekrarını yaşadığımızda ilk defa olmuş gibi dijital dünyada tepkiler verir,

Sonra gündem değişir,

Ve, unutulanlar güneşin önündeki en büyük engel olarak her birimizi karanlığa mahkum eder.

Güneş ve karanlık arasında ince bir çizgi vardır,

Güneş kendisini sakladığı için karanlık ortaya çıkar,

Yoksa özünde karanlık yoktur,

Güneşin önüne perdeler çeke çeke nereye kadar gideceğiz?

Güneş, bir gün kendisini hiç göstermediğinde karanlık her birimizin ayrı ayrı yutacak.

Asırlık bir çınar,

Anadolu’nun köy delikanlısı Ali Rıza amca,

Seni tanımıyorum,

Hakan’ı tanımıyorum!

Hiçbirimiz tanımıyoruz!

Sana yaşattığımız,

Ve, hepimizin en ağır yükünü taşımak zorunda kaldığın için senden özür diliyoruz.

Bizim dünyamızın içinde yoksun biliyorum,

Ama belki dünyamızın içinde olanlardan birileri sana ulaşır ve bu özrü benim adıma iletir.

İnsanlık bir çuvala sığmıştı,

Ve, Ali Rıza amca bu yükü tek başına taşımak zorundaydı.




26 Ağustos 2022 Cuma

Çocukluğumuzun 90’larına geri döndük! Kimsenin kutsalını sorgulamak hiçbirimize düşmez!


Çocukluğumuzun 90’larına geri döndük!


Takvimler 30 yıl geri sardı,


Çocuktuk,


Orta yaşlı olduk,


Dünya ileri giderken biz tam ileriye gittiğimizi düşünürken sardık en başa!


Dünyanın gelişmiş ülkeleri uzaydaki yolculuklarını sürdürürken,


Yeni dünyanın kodlamalarını yaparken,


James Webb teleskopuyla uzayın derinliklerinde yaşam belirtileri ararken,


Çağı yakalamak bir yana çağın gerisinin gerisine doğru sürükleniyoruz.


Lens şeklinde üretilen wifi’ye bağlanan ve fotoğraf, video çekebilen yeni teknolojiyi gördünüz mü?


Biz, bir zaman makinesiyle aynı şeyleri ders çıkarmadan yaşayarak birbirimizi tüketiyoruz.


Sanki her 30 yılda bir ileriden geriye doğru bir lanet sarmalının içindeyiz!


Nasıl bir hırstır anlamak mümkün değil!


Her türlü lüksü yaşayanlar durmadan sana mesaj veriyorlar,


Ve, bilinç altındaki değer yargıların ve inancın üzerinden kendi varlıklarını koruyorlar!


Sosyal medya gündemine bakıyorsun,


Televizyon artık zaten izlemiyoruz,


YouTube yayınlarına bakıyorsun hep aynı,


Değişen hiçbir şey yok!


Her gün birbirinin aynı olsa daha iyi,


Daha kötüye giderken tükenen ömürler!


Yav biz 90’larda zaten yaşamadık mı İmam Hatip sorununu,


Ben, o dönem İmam Hatip’te okuyordum.


Cuma namazı çıkışlarında ortaokul çocuğu olarak atılan tekbirlerle en ön saflarda yer aldık.


Niye?


28 Şubat’ta mağdur olanlar iktidar olsunlar ve aynı mağduriyeti yaşatsınlar diye mi?


Siz yeterince birbirinizin yaşamlarına girerek rahatsızlık verdiniz,


Darbelerle,


Faili meçhullerle,


Bölünmelerle en derin acıları yaşadınız ve yaşattınız!


Biz, sizin bu lanetli mirasınıza ortak olmak zorunda değiliz!


Yıllarca bunun mücadelesini kendi içimizde verdik,


Dışarıya karşı konuşmak yerine icraatlarla birleştiren olduk,


Siz, ayrıştırırken biz birleştirdik!


Gençlerin yıllarca siyasi düşünceleri,


Bakış açıları,


Dini, dili, ırkı ne olursa olsun bir araya getirdik.


Kabullenemediniz!


Çünkü biz birleştiğimiz vakit sizin fonksiyonunuz bitecekti!


Bir sanatçı bir şey dedi,


Hemen tutuklayalım!


Diğer taraftan tutukladığın insanın yanında aynı suçu işlemeyi boş ver,


Daha beterini yaparak Allah adına karar verene dokunmamak!


Düşünce ifade etmek suç değildir,


Biz, düşünmek üzerine bu hayatı yaşıyoruz,


Düşündüklerini söyleyecek,


Düşündüklerimi söyleyeceğim ki ortak bir noktada buluşalım!


Hayır!


Biz de böyle değil,


Birbirimizin yaşamlarına girelim hemen ne varsa tüketelim!


Bitmedi kavgalarınız,


Reddettiğimiz mirası zorla dayatarak bize de yaşattınız,


Yetmedi bize de çocuklarımıza yaşatmamızı istiyorsunuz!


İsteyen istediğini giyer,


İsteyen inanır,


İsteyen alkol alır,


İsteyen namaz kılar,


İsteyen İmam Hatip’e gider,


İsteyen başka okula gider,


Hiçbirimiz yaratıcı değiliz ve yaratıcı rolüne soyunup cennetten gelmiş elçi gibi insanların yaşamlarına dair yargıda bulunma hakkımız yok!


Siz insanlara kendi şekillerinizi dayattıkça yeni nesli her şeyden uzaklaştırdığınızın farkında değilsiniz!


Ya düşünün benim kırılma noktam yaşadığım kurumun başkanının bana kızlar ve erkekler birlikte kamp yapamaz demesi oldu!


Allah dünyaya birlikte göndermiş ama bunu bile reddeden yaklaşımlar!


Bırakın insanlar kendileri olsunlar,


Siz, toplumun içerisinde güveni tesis edin,


Adaleti herkes için eşit bir şekilde sağlayın,


Gelir dağılımındaki adaletsizlikleri ortadan kaldırın,


Bakın her birinizin evinde gençler var,


Gidin onları dinleyin,


Her birinin gelecekle ilgili endişelerini,


İş arayışlarını duyun,


Aldıkları diplomaların sonrasındaki mecbur kaldıkları süreçleri konuşun,


Okudukları üniversitelerdeki eğitimin dünyayla rekabetini tartışın!


Devlet birilerinin malı değildir!


Bakın bir örgüte ne istediler de vermedik dediniz!


Hatırlayın!


Siz, insanları mecbur bıraktığınız için insanlar gidip yapılara mahkum kaldılar,


Bugün kalkıp suçladığınız insanların bir tek kendilerinin suçlu olduğunu söylemeyin,


Ben, İnsan Yaşamına Dokunmak kitabını 2012’de 25 yaşında bir gençken yazdığımda yine bunları yazdım Devlet başlığı altında,


Yıl olmuş 2022 aynı hataları tekrar etmeyin!


Bakın üniversiteler açılıyor,


Binlerce genç evlerinden uzakta okumak için yola çıkacak,


Yurtların kapasite ve niteliğini arttırın.


Zamanında cemaatçileri getirip başımıza yönetici yapan ve o kadroların altında bizi çalışmaya mecbur bırakan sizdiniz,


Bugün onlar suçluydu demekle olmuyor,


Siz, mecbur bıraktıklarınız için insanları yargılarken ben masumum diyemezsiniz!


Üzülüyorum!


Ülkeme!


Yaşadığım ve ait hissettiğim coğrafyanın gençlerinin kaderlerinin sizlerin elinde olmasına üzülüyorum!


Hani herkes Ey Gençler diyor ya,


Genç kardeşim bu senaryoyu bu ülke bilmem kaçıncı defadır yaşıyor,


Yaşamaya da devam edecek,


Arada masum, garibanların canı yanacak!


Yıllar sonra çocuklarımıza vereceğimiz en büyük miras bütün ötekileştirmeleri reddetmektir.


Bakın Oğuzhan Uğur’a,


Sosyal medyadan selamlaştık,


Bir gün belki bir yerlerde karşılaşacağız,


Geçen en zıt düşünenleri Ümit Özdağ ile buluşturdu,


Sonra Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu buluşturdu!


Ne oldu insanlar konuşunca, 


Bir araya gelince kötü mü oldu!


Bir salona 5 bin genç doldurup bütün ülkenin gençleri bizimle diye kendinizi kandırmayı bırakın,


Gençler sizden çok uzak,


Ve, sadece anlaşılmak istiyorlar,


Hoşgörü dilini hatırlayın!


Sizler mecbur bıraktıklarınızın sonuçlarını Anadolu’nun genç beyinlerine yaşatmaktan vazgeçin!


Bakın bugün bir twit serisi paylaştım ve bir kurumun,


Benim çalıştığım kurumun durumunu paylaştım,


Kurumun teslim edildiği kişilerin tek merak ettikleri benim,


Her yerden engelliyorum ama beni takip etmek için fake hesaplar kullandıkları yetmiyor,


Üzerine bir de kurumun hesabından takip ediyorlar,


Kurumumun,


Yıllarca emek verdiğim yapının bu hale gelmesinden dolayı utanıyorum!


Bu baskı sürecini insanların üzerinden bir kaldırın,


Ayrıştıran değil birleştiren olun!


Ben, milletin iktidarına inananlardan oldum,


Cumhurbaşkanım ben Türkiye’nin eski Türkiye’den uzaklaşacağına inandım,


Sizin genel başkan yardımcınız 28 Şubat mağduru olarak gücü eline alınca mağdur etmeye başlayınca,


Sizin atadığınız bürokratlar mağdur etmeye başlayınca,


İnancımı kaybetmedim!


Ben, 18 aylık oğlumun Atlas’ın benim yaşadıklarımı yaşamasından,


Aynı lanetli mirası devralmasından korktuğum için inancımı kaybettim!


2023’te Türkiye kritik bir seçim sürecine girecek,


Ama toplumsal olarak birleştireni aradığımızın bilinmesini istiyorum,


Biz, hepimiz farklılıklarımızla bir araya gelebiliriz!


Bu coğrafyayı yönetenlere açık çağrım,


Hepimiz beşeriz,


Hepimiz öleceğiz,


Yahu bir insan öleceğini bile bile nasıl olur da kutsalları getirip siyasetin parçası yapar.


Senin kutsalın dinindir,


Onun kutsalı başka bir şey,


Kimsenin kutsalını sorgulamak hiçbirimize düşmez,


Ama kusura bakmayın kutsalları siyasetin bir parçası yaparak üzerinden iktidar olmaya çalışmayın,


Bu ülke bunu yeterince yaşadı!


Kutsallar ve Siyaset Parantezinden bir uzaklaşın,


Projelerinizi,


İnsanların yoksulluklarıyla mücadelenizi,


Haksızlıklara karşı reformlarınızı,


Ayrışmalara karşı birleştiriciliğinizi,


İstihdam politikalarınızı,


Dünyanın gelişmiş ülkeleriyle rekabetinizi anlatın!


Toplum ve insanlar gergin bunu çözüme ulaştırmaya odaklanın,


Yoksa bu vebal sizin en büyük lanet sebebiniz olacak!